DRUK – İNCELEME

Spoiler içerir.

Another Round ya da orijinal ismiyle Druk; Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in 2020 yılında çektiği son filmi. Asla kötü iş çıkarmayıp her seferinde bizi şaşırtan Nordik yönetmenlerden biri olan Vinterberg’ü; aynı zamanda 1995 yılında Trier’le başlattığı Dogma 95 akımıyla da tanıyoruz. Her ne kadar filmlerini artık Dogma 95 şartlarına uyup yapmasa da -hatta Trier nerdeyse tam zıt şekilde ilerliyor olsa da- sinemada devrim yaratan bir akım başlatmış olması bile Vinterberg’ü aslında oldukça özel bir yönetmen yapmaya yetip artıyor.

Druk filminde dört baş karakter var ve bunlardan birini herkesin yakından tanıdığı ünlü oyuncu Mads Mikkelsen canlandırıyor. Druk da zaten Vinterberg-Mikkelsen ortaklığından çıkan ilk iş değil ve son da olmayacak gibi görünüyor. Daha önce Jagten filminde de beraber çalışan ikili yeni bir yönetmen ve favori oyuncusu ikilisi oluşturuyor gibi. Memnunuz; sonuçta çıkarılan işler gayet tatmin edici ve sıradaki projelerde isimlerini görsek merak ederiz.

Mads Mikkelsen aslında çok karizmatik bulduğum ve muhteşem bir ekran ışığına sahip olduğunu düşündüğüm; fakat zaman zaman kendi karizmasının altından kalkamayıp ya da belki de ona sığınıp hareket ediyormuş imajını veren bir oyuncu olabiliyor bazen gözümde. Bu kesinlikle kötü demek değil, gayet de başarılı. Zaten en sevdiğim yönetmen Nicholas Winding Refn’in keşfettiği, önünü açtığı ya da kendi potansiyellerinin farkına vardırdığı oyunculara hep ayrı bir sevgim de olmuştur. Pusher üçlemesi ya da özellikle Valhalla Rising de aslında Mikkelsen’in bir başka yönetmen-oyuncu ikilisi oluşturduğu projelerden; özellikle Valhalla Rising izlenmeye fazlasıyla değer. Fakat bütün sevgime rağmen Mikkelsen’in hep sanki onu dizginleyen bir şey varmışçasına bir oyunculuk sergilediğini düşünürüm. Hannibal’ı da bayıla bayıla izlemiş biriyim fakat üç sezon boyunca hep bir tık daha fazlasını beklediğimi hatırlıyorum kendisinden. ‘İşte bu’ denilecek performans sergilemeye en yakın olduğu iş de muhtemelen Jagten. Sürekli az konuşan, karizmatik ve genelde üstüne yapıştırılmaya çalışılan kötü karakterleri canlandırması onu gözümde tekdüze bir hale getirmeye başlamışken çıkardığı son işler sanırım kariyerinin dönüm noktalarından oldu. Yeni serinin fanı olmasam da sırf kendisi için Fantastic Beasts’in yeni çıkacak filmine şans vereceğim mesela. Muhtemelen Depp’in çizdiğinden çok daha farklı bir Grindelwald portresi çizecek fakat role çok yakışabilir de.

Mutluluk nedir?

Filmin diğer başrolleri ise Magnus Millang, Thomas Bo Larsen ve Lars Ranthe. İzledikçe bu dörtlünün gerçekte de arkadaş olup olmadığını düşünebilirsiniz çünkü oldukça başarılı iş çıkarmışlar. Film kabaca bakacak olursak; hayattan zevk almayan, hiçbir şey beklemeyen ve ‘neden yaşıyoruz ki’ kafasına sahip olan dört arkadaşın Finn Skarderud isimli Norveçli bir psikiyatristin, kanda sürekli belli promil(% 0,05) alkolle gezince daha rahat olunduğu teorisini duymaları ve bunu kendilerinde deneyip sonuçları rapor haline getirmelerini anlatıyor.

Oldukça sıradan hayatlara sahip bu dört kişi yeni projeleriyle beraber geriye dönülmeyecek bir yola doğru sürüklenirken, biz de hızlı yükselişin hızlı düşüşü olacağı sinyalini alıyoruz aslında. Birden hayatlarının rayına oturduğunu gördüklerinde bu işi tadında bırakmak yerine daha fazlasını denemek istemelerinin izleyiciye sunulma şekli oldukça gerçek. Hepimiz her zaman daha fazlasını isteriz çünkü. Dörtlünün arkadaşlıklarını izlemek o kadar keyifli ve dokunaklı ki; bir yerde çuvallayacakları düşüncesi bir süre sonra ağır basıyor ve üzülmeye başladığınızı hissediyorsunuz. Küçük futbol takımının maçları, Peter’ın korosu ve öğrencisinin sınavı üzerinden anlattıkları, market sahneleri, cenaze ve tabi ki ayrıca değinilmesi gereken dans sahnesi gerçekten etkileyici.

Bittikten sonra uzun zamandır bu kadar abartılıp bu kadar etkileyici olabilen bir film daha izlemediğimi düşündüğümü hatırlıyorum. Tek sezonluk mini bir dizi halinde çekilsin bile dedim o kadar istemedim çünkü bitmesini (fakat daha çok izlemek istenilen işleri özel yapan da muhtemelen tadında bitirilmeleri zaten, o yüzden dizi olmaması bir bakıma kötü de değil).

Bu kadar olumlu özelliğinin yanında maalesef aldığım keyfi düşüren bir kısım da oldu. Bittikten sonra bir süre etkisinden çıkılamayacağını düşündüğüm halde etkisinden fazla çabuk sıyrıldım. Zaten herkesin bildiği klasik bir Requem for a Dream etkisi beklemiyordum ama bu kadar çabuk uçup gitmesine de şaşırdım. Düşününce de temel sorunun karakter işleyişi olduğunu fark ettim.

Yönetmen; Tommy’nin yalnızlığını bize hep kıyıdan köşeden sundu. Odağın Tommy olduğu sahnelerde bile aslında Tommy’yi bize yeterince göstermedi. Peter’ın çocuk isteme monoloğu ya da Nikolaj’ın ev dertleri çok bariz şekilde daha belirgindi ve bu da Tommy’nin o son sigarayı yaktığı sahnesinin bile yeterince vurucu olmamasına sebep oldu. Peter intihar etse bile daha fazla sebebi var diyebilirdim çünkü sorunları, diyalogları kısmen daha belirgindi. Aralarından birine bir şey olacağını da bir süre sonra tahmin ettik; Peter’ın öğrencileriyle iletişimi düzeltmesi, Nikolaj’ın deneyi bırakması ya da Martin’in başrole direk oturtulmuş olması okları Tommy’ye çevirmeye başlamıştı. Zaten ben dizi olması fikrini bu yüzden de düşünmüştüm, Tommy’nin biraz daha sunulması ve film bittikten sonra etkisinin daha uzun olması için. Cenazedeki küçük futbol takımı, teknedeki yalnız köpek ve o son sigara yakış sahnesiyle biraz toparlansa da diğer karakterlerden biri ölse muhtemelen daha amacına ulaşmış bir iş olurdu.

Üzerinde konuşulması gereken diğer bir kısım da kesinlikle dans sahnesi. Uzun zamandır bu denli eğlendiren bir film içi plansız dans sahnesini sanırım izlememiştim. Ultra karizmatik biri olmasına ek olarak uzun yıllar profesyonel dansçılık da yapan Mads Mikkelsen’e hakaret niteliğinde dublör önerisi -neyse ki- kendisi tarafından reddedilmiş gibi bir bilgi okumuştum. İyi ki de kendi dans etmiş çünkü bu film ancak bu şekilde bitebilirdi. Sıfırdan yükselen tekrar düşen ve daha fazla düşemeyecek oldukları noktada tekrar olması gerektiği şekilde hayata tutunan ve işleri yoluna giren üç arkadaş ancak böyle bir sonla veda edebilirdi. Müzik, performans ve tabi ki samimiyetleri de sahnenin güzelliğini katlayan diğer unsurlardı.

Film bittikten sonra Leonardo DiCaprio’nun hakları satın aldığını ve hem yönetip hem yapımcı olup hem de Mads Mikkelsen’in karakterini canlandırabileceğini öğrendim. Sergileyeceği performansın kötü olmayacağından emin olsam da sanırım habere pek sevinmedim. Üzerinden on yirmi sene geçtikten sonra uyarlamak istese muhtemelen bu denli tepki almazdı. Fakat iş çok sevilen ve çok yeni bir iş olunca ve işin içine Amerika dahil olunca Martin’in karısı bile muhtemelen inanılmaz ötesi ön plana çıkartılır diye düşünmedim değil. Rolde de Margot Robbie, Jennifer Lawrence ya da onların ayarında gereksiz ön planda olacak olan bir oyuncu seçilir. DiCaprio da muhtemelen dersteki coşturma sahnelerinde Oscar’a oynayan bir performans sergileyip filmi Oscar paratoneri yapma planını çoktan kurmuştur. Bekleyip göreceğiz.

Kötü olan bir diğer kısım da uyarlama ismi. Orijinal ismi Druk(Körkütük) filme oldukça yakışan bir isimken Another Round biraz gereksiz geldi açıkçası. Ama yine de abartılacak bir sorun değil tabi ki. Sonuç olarak Druk son zamanların izlenmesi gereken başarılı işlerinden. Samimiyet, eğlence, hüzün hepsini bir arada sunan ve yönetmenin bütün işlerini radarınıza almanızı sağlayan oldukça kaliteli bir film.

  • 8/10
    Yönetmenlik - 8/10
  • 8/10
    Senaryo - 8/10
  • 8/10
    Oyunculuklar - 8/10
  • 7/10
    Kurgu - 7/10
  • 9/10
    Müzik - 9/10
  • 8/10
    Diyaloglar - 8/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
8/10

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir