BAĞLILIK ASLI – İNCELEME: İKTİDARIN SİNEMASI

Sinema varoluşunun başından beri çoğu siyasi iktidar için bir propaganda aygıtı olarak görülmüştür ve türlü toplum manipülasyonları için sinemanın halka sunduğu her türlü fırsat kullanılmıştır. Siyasi iktidarın elinde bir silah haline dönüştürülen sinema da, yaratıcı ve ilerlemeci tüm özelliklerinden soyutlanmak zorunda kaldığı için ne bir sanat olarak kabul edilebilir, ne de bir emeğin ürünü olarak… İşte Semih Kaplanoğlu da, sarayda galasını gerçekleştirdiği Buğday (a.k.a. Bağlılık Saray) filminin ardından yıllar boyu kazandığı, tüm çevrelerce takdir gören ve takdiri de hak eden sinema tecrübesini iktidarın propaganda makinesine hediye etmiş görünüyor. Zira Bağlılık Aslı, baştan sona içten pazarlıklı, art niyetli ve kesinlikle ince düşünülmüş bir ideolojik araç.

Kaplanoğlu’nun incelediği meseleyi özellikle 2000’ler sonrasında, modernizmin sınıf çatışmasını iyice körüklediği bu zamanlarda çoğu Türk yönetmen de filmlerinde incelemişti. (Son dönemlerden örnek vermek gerekirse, Rüzgarda Salınan Nilüfer, Toz Bezi, Küçük Şeyler, Saf, Nefesim Kesilene Kadar, Çoğunluk, Hayatboyu…) Ama Kaplanoğlu hariç hiçbir yönetmen, sınıf çatışmasını arabeskleştirerek, alabildiğine romantize ederek ve buram buram gelenekçilik kokan bir tavırla anlatmayı tercih etmemişti ki doğru olan tercih de buydu. Çünkü sınıflar, ve sınıf çatışması “sınıf öfkesi”nden bağımsız anlatılamaz. Zira incelenen sınıflar arasındaki bu derin uçurumun farkı zaten sınıf öfkesinin sebep olduğu bir sosyolojik kırılmadır. Ancak Semih Kaplanoğlu, sınıf çatışmasını sınıf öfkesinden tamamen soyutlayarak, meseleyi bir sınıf meselesinden koparmakla kalmıyor, kadrajını tamamen bir “modern kadın”a ve “kadının modern dünyadaki rolünün yeniden tayini”ne eleştiriye odaklıyor. Bunu da yıllar boyu her geçen filmiyle geliştirdiği sinemasının anlatı gücünü bu sefer kötü bir emel için kullanarak o kadar detaylara gizleyerek göstermeye çalışıyor ki, bir noktadan sonra gizlemeye çalışarak anlattığı şeyin aslında filmin ana fikrini oluşturmuş olduğunu göremiyor bile. Bağlılık Aslı, baştan sona bir Yeni Türkiye sinemasının çocuğu.

Aslı, bebeğini doğurur ve altı ay sonra kariyerine kaldığı yerden devam etmek ister. Ancak önünde bir problem vardır: Eşi de çalıştığı için çocuğa bakacak kimse yoktur, bir bakıcıya ihtiyaç duymaktadırlar ve en önemlisi, bebekleri henüz sütten kesilmemiştir. Buraya kadar kesinlikle bir sorun yok, hatta konuya baktığımızda diyebiliriz ki “Evet, bu güzel bir modern dünya draması olabilir.” Ancak öyle olmuyor. Kaplanoğlu, tabii ki hikayesini bu kadarla sınırlı bırakmıyor. Hatta bu hikayenin ardına bizzat gizleniyor ve her geçen dakika konu daha da başka bir yere kayıyor: “Kadının toplumdaki yeri ve görevi”. Aslı filmin başından, kırılma noktası olan orta kısımlarına kadar tüm çevresi tarafından açık açık yargılanan bir konuma düşürülüyor. Altıncı ayında işine dönmek istediği için anneliği sorgulanıyor ve hatta kasıtlı bazı sahnelerle anneden bizzat nefret etmemiz için muhafazakar ideolojinin karşı durduğu tüm unsurları teker teker gözümüzün önüne seriliyor: Yemek yapmayı sevmeyen (belki beceremeyen), aileye ve akrabalığa önem vermeyen, doğum sonrası vücudunun görünümüne önem veren, lüks mekanlarda takılan, kariyer yapma aşkıyla yanıp tutuşan bir eş/anne olarak 1 saat boyunca bizlere ilmek ilmek işleniyor Aslı. Aslında sarsa incecik yaprak da sarabilir, ama o sarmayı tercih etmiyor. Emzirse en güzel şekilde o da emzirir; ama o çalışmak için meme uçlarına sirke sürerek bebeğini sütten kesmeye çalışıyor. Objektif yönetmenimiz de annenin tüm bu bunalımlarına cevap vermek için doktor kılığına giriyor ve ona varoluşsal bazı gerçekleri kör göze parmak şeklinde söyleyerek anneliğin kutsallığını anlatmaktansa Aslı’nın anneliğini yargılar tavrını gözler önüne seriyor. Öyle ki, Aslı’nın ilk kez kullanacağı hormon ilacı sahnesinde arkaya sanki bir korku filmi izliyormuşuzcasına gerilim müziği koymaktan da vazgeçmiyor.

Ama erkeğin bu kırılmaların hiçbirinde rolü yok. Aslı’nın eşi Faruk her akşam işinden evine geliyor, yemeğini yiyor, bebeğiyle oynuyor ve uyuyor. Bazı zamanlar tabii ki bebeğinin ağlayışları onun tatlı uykusunu bölüyor ve Aslı’yı çocuğunu emzirmediği için ağlatmasıyla suçluyor. Ardından yeniden uyuyor. Aslı evlerinin dışında hava almaya çıktığında bile bebeğine bakmaktan yoruluyor ve yine Aslı yargılanıyor. Çünkü anne ihtiyaç olan hiçbir anda çocuğunun yanında değil(!). Bu sahneler öyle stilize, öyle sinsice anlatılıyor ki izleyicinin Aslı’nın mimiklerinden, bakışlarından ve tavırlarından irite olmaması imkansız. Kaplanoğlu’nun her detaya önem veren bir yönetmen olduğunu az çok bildiğimiz için, filmin içerisinde yer alan herhangi bir eşya bile aslında doğal olarak bu propaganda aygıtına hizmet ediyor.

Peki Kaplanoğlu tüm bu modern anne eleştirisinin üzerini örtmek için hangi yöntemi kullanıyor? Tabii ki ailevi problemler! Film ilerledikçe dememiz gerekiyor ki, Aslı aslında ailesiyle çatışmalar içerisinde olduğu için bu kadar kin dolu, bu kadar mutsuz ve bu kadar boşluğun içinde yüzüyor. Şaka gibi 2-3 sahneyle, bize yalancıktan Aslı’yla empati yapmamız isteniyor. Tipik bir iktidar manipülasyonu örneği, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek… Ama tabii ki bu sahneler çok da uzamadan önümüze filmin asıl kahramanı seriliyor: Bir iyilik timsali, örnek anne, asker eşi, yerli ve milli Gülnihal.

Gülnihal harika bir anne. Kayınvalidesiyle yaşıyor, kocasına sadık, bebeğine sıkı sıkıya bağlı: onu emziriyor! Ayrıca gelip bir de Aslı’nın bebeğine annelik yapıyor, Aslı kariyer peşinde koşarken… Ama yine de Aslı o kadar kötü ve paranoyak bir insan ki, Gülnihal’den bile şüphe edip evine kamera takıp, Gülnihal’i izlemeye başlıyor… Kaplanoğlu tabii ki bu sahnenin amacını bu şekilde anlatmayacak: Aslı, Gülnihal’den anneliği öğreniyor… Hatta öyle ki, Gülnihal Aslı’nın bebeğini emzirdiğinde bile gerçek anneliğin Gülnihal’de olduğunu gördüğü için onu yargılayamıyor, her geçen gün bebeğini Gülnihal’in şefkatli anne kollarına daha çok teslim ediyor… Ama bu kadar arabeskleştirme yetmez, tabii ki en büyük koz, en sona saklanıyor: Gülnihal’in eşi şehit oluyor ve Aslı cenaze evinde gerçek hayatın ne olduğunu görüyor. Gülnihal’in minik bebeğini ve kendi bebeğini yan yana görüyor, anneliği keşfediyor, ve onları sarıp sarmalıyor… Toplumdaki tüm rollerinden feragat edermiş gibi bebeklerle birlikte poz verdiği bir sahneyle aslında seyircisine verdiği dersle gururlanan Kaplanoğlu’nun siluetini tüm sahnede görüyoruz… Sırf çalışmak istediği için film boyunca türlü kurgusal oyunlarla şeytanlaştırılan Aslı, sonunda bağlanacak bir şeyler buluyor.

Bu kişisel hikaye, Kaplanoğlu’nun sınıflar arasındaki kırılmayı yok ederek yalnızca bir modernizm eleştirisi çatısı altında aslında kadını eleştirişi. Çünkü film boyunca baktığınızda aslında Aslı’nın kötü niyetli hiçbir hareketi yok. Gülnihal’e karşı her zaman kibar, insanlara karşı saygılı, bebeğine karşı sevgi dolu bir kadın. Ancak manipüle edilmiş ve özellikle tasarlanmış sahnelerde bazı kritik noktalar var ki, o anlarda anlıyoruz ki aslında Kaplanoğlu’nun hitap ettiği kitle bambaşka, anlatmaya çalıştığı şey de öyle… Gülnihal ve Aslı arasındaki siyahla beyazmış gibi keskinleştirilen farklar o kadar karikatürize ediliyor ki, filmin bazı anlarında “gelinine zulmeden kaynana” temalı bir Flash TV draması izliyormuş hissini yaşamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Anneliği bu kadar basitleştiren, bu kadar dramatize eden ve modern dünyada anne olmanın zorluğunu bu kadar yüzeysel kalarak, üstten bakarak, aşağılayarak ve yargılayarak anlatan bir filmi izlemek çok nasip olmaz. Özellikle sinemanın tüm enstrümanlarını çok iyi kullanan bir yönetmen tarafından…

Baştan sona yerli ve milli bir film. Tebrikler Semih Kaplanoğlu. Bağlılık Hasan’da da anlatmakla bitmeyen Anadolu irfanını bizlere göstereceğini umarak, filmini sabırsızlıkla bekliyoruz. Üçlemenin son filminde de artık mükemmel insan nasıl olur onu anlatırsın. (Sanki bir biyografi olurmuş gibi, benim aklımda malum bir isim var, bu fikre ne dersin? ;))

Puan
  • 3/10
    Genel Not - 3/10
3/10

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir