ERŞAN KUNERİ – İNCELEME

Cem Yılmaz’ın sön dönem işlerinde, özellikle Pek Yakında’ya gelen çokça olumlu tepkinin ardından Yeşilçam sinemasına kendi yorumunu getirmeye çalıştığını görüyoruz. Cinemaximum’la yaşadıkları gerginliğin ardından olaylı bir vizyon süreci geçirdiği için reklamının çok sağlıklı yapılamadığı Karakomik Filmler olsun, G.O.R.A.’nın devam filmi Arif v 216 olsun, ya da bu incelemenin mevzubahsi olan ve yine bir G.O.R.A. temeli barındıran spin-off dizisi Erşan Kuneri olsun, bu yapımların tamamı aynı Pek Yakında gibi Cem Yılmaz’ın fazlasıyla düşkün olduğunu bildiğimiz Yeşilçam sinemasından değişik yorumları önümüze getiriyor. Özellikle yeni nesil izleyicinin Cem Yılmaz sinemasının bu keskin virajını çok sağlıklı dönemediği bir gerçek. Çünkü Yeşilçam sinemasına uzak olan bir seyirci kitlesinin bu filmlerle herhangi bir duygusal bağ kurabilmesi ancak ve ancak senaryonun, dramatik yapının ve tabii ki alışık olduğumuz Cem Yılmaz mizahının sapasağlam yerli yerinde durabiliyor olmasıyla mümkün olabilecekti. Pek Yakında bunu başarabilmişti, eski nesille yeni nesli ortak bir paydada buluşturabilen bir dramatik yapısı ve aynı zamanda da mizahı vardı. Arif v 216 da bunu görece başarabilmişti, G.O.R.A.’nın fanatik hayran kitlesinin tepkisini çeken bir film olsa da, Arif v 216’nın genel manada derli toplu duran, ne anlattığını bilen ve genel manasıyla komik bir film olduğunu düşünüyorum. Ancak gerek Karakomik Filmler olsun, gerekse şimdi hakkında uzun uzadıya konuşacağımız Erşan Kuneri olsun, artık yavaş yavaş kabak tadı veren bir tarzın bize yeniden ve yeniden farklı kostümlerle, setlerle ve klişelerle önümüze sunulmasından ibaret dersek abartmış saymam kendimi.

Erşan Kuneri, özü itibariyle GORA filminde sadece 5 dakikalık bir sahnede izlediğimiz bir tipleme. GORA’nın efsane karakterlerinden Bob Marley Faruk’un filmlerle ilgilendiği 80’li yıllarda senaryolarını götürdüğü bir erotik film yapımcısı, yönetmeni ve oyuncusu. GORA’daki fazlasıyla iğneleyici ve belden aşağıya hitap eden esprileri, tavırları, konuşması ve mimikleriyle Erşan Kuneri yıllar boyu replikleri dillerden düşmeyen bir efsane haline gelmiş, haliyle de hayran kitlesi tarafından fazlasıyla tekrar tekrar görülmek istenen bir figüre dönüşmüştü. Cem Yılmaz da bu beklentiye öncelikle Arif v 216’da bizleri Erşan Kuneri ile yeniden buluşturarak cevap vermiş, oradaki Erşan Kuneri tiplemesi de her ne kadar hikayenin hiçbir yerinde yer almasa da izleyiciyi nostaljiyle mutlu edebilmişti. Ancak şimdi, Erşan Kuneri tiplemesi başlı başına bir spin-off dizisinin baş karakteri haline geldiğinden dolayı izleyici açısından beklenti yüksek, ancak yapımın nasıl olacağı konusunda da bir o kadar şüpheliydi. Çünkü Erşan Kuneri yalnızca birkaç dakikalık kısa kesmelerin parlayan yıldızıydı. Erşan Kuneri karakterinin kendine haslığını 8-9 saat sürecek bir yapımda koruyabilmek çok kolay bir olay değildi elbette, çünkü karakterin kendisi zaten birkaç dakikalık eğlence unsuru olarak tasarlanmıştı en başından. Herhangi bir derinliği olmayan, yalnızca bir skeç figürü halinde mizahi dozajı hayli yüksek, fazlasıyla eğlenceli bir tipleme, bir drama dizisinin başrolü olarak tasarlandığında elbette yeniden ele alınmalıydı.

Cem Yılmaz da bu sorunun farkında olacak ki, Erşan Kuneri karakterini, izleyicisini kızdıracak da olsa, yeniden ele almış. Erşan Kuneri gerçekten de bizim GORA’dan alışkın olduğumuz karakter değil. Bir motivasyonu var, -her ne kadar fazlasıyla başarısız bulsam da- bir karakter derinliği var, yapmak istediği bir şeyler var. Karakter artık nefes alır, kanlı canlı karşımızda duran, yiyen, içen, üzülen, gülen, ağlayan ve sohbet eden, arkadaşları ve çevresi olan, bir yaşam kaygısı olan yaşayan bir hale getirilmiş. Bu açıdan Yılmaz’ın yapmış olduğu bu yeniden ele alışın yanlış olduğunu söylemek doğru olmaz, olması gereken buydu çünkü. Ancak, her ne kadar Erşan Kuneri olması gerektiği şekilde yeniden ele alınmış olsa da, bu Erşan Kuneri’yi sahici bir karakter, ya da daha açık bir tabirle izlemesi keyifli bir karakter haline getiriyor mu? İşte bu noktada vereceğim cevap koca bir hayır oluyor. Erşan Kuneri, yarattığı evren de dahil olmak üzere ilginç, komik ya da orijinal hiçbir şeyi bize sunamıyor. Bu noktadan sonra dizinin aksayan noktalarına da temas etmek gerekecektir elbette ki, onlardan fazlasıyla var.

Öncelikle dizinin dramaturjik yapısından bahsedelim. Erşan Kuneri, GORA’da tutuklanışının ardından koyulduğu cezaevinden salıverilmesiyle başlıyor. Cezaevinde geçirdiği yılların ardından geçmiş hayatıyla bağını koparıp yeniden sinemaya ilk başladığında olduğu motivasyonla gerçek filmler yapmak isteyen bir karakterin motivasyonu izleyiciye sunulmak isteniyor. Erşan Kuneri artık bir erotik film yönetmeni değil, bir sinema yönetmeni olmak istiyor. Bu motivasyonla da, çekeceği yeni filmler için düğmeye basıyor ve kolları sıvıyor. Ancak öncesinde iş yaptığı kişiler onun bu radikal kararını sorguluyor, erotik filmlerden kazanılan ‘kolay’ paraların artık kazanılamayacağı korkusuyla Erşan’ı vazgeçirmeye çalışıyor. Ancak Erşan Kuneri, üniversitede hem tiyatroyla, hem de felsefeyle ilgilenen bir öğrenci olan Feride’nin de etkisiyle yolunda kararlı olduğunu bizlere gösteriyor. Buraya kadar her şey tamam, kağıt üzerinde bakıldığında gerçekten bir mini-dizi haline gelebilecek kadar dramatik malzemeyi içerisinde barındırabilecek potansiyelde bir dizi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak dizi, ortaya koyduğu bu dramaturjik yapıyı öylesine laçkalaştırıp, karman çorman hale getiriyor ki, dizi bir anda ‘kara-komik’ olmaktan çıkıp bir Güldür Güldür Netflix özel serisi haline evriliyor. Üstelik bu evrilme öyle birkaç bölüme yayılmış bir evrilme de değil, pat diye, bir anda, daha ilk bölümün ilk çeyreğinden gökten iniyor. Karakterlerimiz teker teker aynı bir televizyon skecinde olduğu gibi kadraja giriyor, vasata hitap eden bel altı şakasını yapıp sahnedeki uygun pozisyonuna geçip yeni karakterin gelmesini bekliyor. Tüm karakterler kadrajın içinde toplandığında da beş dakikalık vasat erotik, çoğu zaman bayat erotik esprilerin ardı ardına tempolu bir mizah şovu haline dönüşmeye çalışıyor. Ve sizlere şunun teminatını verebilirim ki, hatta izleyenler de beni yalanlayamayacaktır, dizinin bölümlerinin tamamının ilk yarısı az önce anlattığım sahnelerin bir araya getirilmesinden ibaret. 90’larda ve 2000’lerin başında lise okuyan ve o dönemin fazlasıyla ergen, laçkalaşmış, ‘sokma’lı, ‘çakma’lı esprileriyle büyümüş/büyümek zorunda kalmış herkese tanıdık gelen kelime oyunu erotizminden ibaret, o zamanda ergen olmuş ve hala ergen kalmaya devam eden vasat zihinlerin anıra anıra güleceği dümdüz, içi boş, hiçbir şey üretmeyen şakalarından ibaret parodisel skeçlerden oluşan bir yığın… Hiçbir karakter derinliği yok, öyle ki Erşan Kuneri’nin bile bir derinliği yok, sanki dizi antolojik şekilde tasarlanmış da daha sonrasında kurgu sırasında aniden bir karar değişimiyle her bölümün başına çekilen ek sahnelerle bölümler birbirine apar topar bağlanmış gibi kopuk… Bir bölüm önce birbirlerini sevmeyen karakterler bir bölüm sonra canciğer kuzu sarması olurken, bir bölümde romantik yakınlaşma yaşayan karakterler (örneğin flörtöz bir şekilde dans etmeye başlayan Erşan ve Feride’nin kalan bölümlerde hiçbir şey yokmuş gibi dostça süregetirdikleri ilişkileriyle diziyi bitirmesi) diğer bölümde sıkı dostlar oluveriyor… Ya da ne yaşanırsa yaşansın, karakterler az önce dediğim gibi bölümleri birbirine bağlayan jenerik öncesi 30 saniyelik sahneler haricinde sanki bir buton vasıtasıyla hafızaları silinmiş de o bölüme özel yazılan karaktere yeniden hayat vermiş gibi donuk, robotik ve sığ. Eskiden komedi anlayışı bu yöndeydi, özellikle Sit-Com dediğimiz tarzda karakterlerin her bölüm yeniden doğması alışageldiğimiz bir durumdu ancak özellikle 2010’lar sonrasında çıkan ve kara mizahi unsurları içerisinde barındıran yapımların tamamı bu çok da sağlıklı olmayan tarzı terk edip, karakterlerine derinlik kazandırıp dizisini çok daha katmanlı hale getirirken, Cem Yılmaz sanki bu yapımların hiçbirini görmemiş, tanımamış, tarzın ve çağın değiştiğini fark edememiş gibi dizisini 2005’li yılların anlayışına saplamış. Üstelik bunu yaparken de dizisini çok katmanlı hale getirmeye de çalışmış, ki bu da az sonra bahsedeceğim, tüm bölümlerin ikinci yarısının sorunlarını oluşturuyor, ancak yarattığı fazlaca karakterinin hiçbirisine hayat veremediği için ortaya çıkan şey yalnızca prime-time izleyicisinin meyvesini yiyip telefonunda gezerken arka fona meze yaptığı Güldür Güldür Show’un Netflix versiyonu olmuş. Bu yüzden de Çağlar Çorumlu’nun ekstra performansları haricinde, hiçbir oyuncunun kendi standardına yakın bir şekilde oynayamadığı, imkanının olmadığı bir yapı oluşmuş. Bu bakımdan oyunculuklar için kötü demek mümkün değil elbette, ama iyi demek de mümkün değil…

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, belki de Cem Yılmaz da karakterlerini hiçbir şekilde derinleştiremediği için, ya da derinleştirmek istemediği için, tüm bölümlerin ikinci yarısı Erşan Kuneri ve ekibinin çekmiş olduğu Yeşilçam parodileriyle dolmuş durumda. Yazının başında da belirttiğim gibi, Yeşilçam dönemine fazlasıyla saygıyla bakan Cem Yılmaz, dizisinin 8 saatlik yapısının 4 saatini her türde Yeşilçam filmini esprili, hicivsel ve bir o kadar da parodisel şekilde yeniden ele alarak doldurmuş. Korku furyasından işçi sinemasına, polisiye hikayelerden tarihi filmlere, arabeskten bilim kurguya, dönemin Yeşilçam’ının geçtiği tüm yollardan bir de Erşan Kuneri vasıtasıyla ve Cem Yılmaz yorumuyla geçiyoruz. Teoride orijinal bir iş yine. Erşan Kuneri’nin hikayesini de derinleştirecek, katmanlandıracak bir unsur. Ancak burada da şahsımca öyle büyük bir tercih hatası var ki, diziyi tamamıyla izlenmez kılan en büyük unsur da belki bu oluyor. O da, dizinin ikinci yarısını tamamen başka bir bakışla izlemeye zorunda bırakılışımız. Bunu şu şekilde açıklamak gerekir, ortalama bir Erşan Kuneri bölümü aşağı yukarı şu sıralamayla kendisini inşa ediyor:

  • Bir önceki bölümde yapılan filmin seyirci tepkisini anlatacak birkaç diyalogluk intro sahnesi.
  • Erşan Kuneri’nin bir sonraki filmine ilham kaynağı olacak yapının izleyiciye çiğ bir şekilde sunuluşu. Bu bazen bir Blue Box olabilir, bazen bir Atari makinesi olabilir, bazen de bir büyü macerası…
  • Erşan Kuneri ekibinin paralelde yürüttüğü tüm işleri bir şekilde bırakıp, ya da bırakmak zorunda kalıp yeni filmin prodüksiyonuyla ilgilenmeye başlayışı.
  • Yeni filmi izleyişimiz.

Şimdi, yukarıdaki listeyi okuyunca, 3.madde ve 4.madde arasındaki bu keskin geçişi gerçekten bir drama izlemek isteyen izleyicinin nasıl kaldırması gerekir? Eğer bir drama izlemeyeceksek Cem Yılmaz neden karakterine bir derinlik katabilmek için onu yeniden ele almış? Her bölüm kendi içinde başlayıp biten hikayelerin bir araya getirilişine bir de ikinci yarıları tamamen bambaşka ikinci birer filmcik olarak ele alırken diziyi çok katmanlı hale mi getirmiş oluyoruz yoksa onu karman çorman bir kurgu yığını haline mi getirmiş oluyoruz?

Bu fikrin işlemesi için gereken hiçbir unsur ortada yokken, çok da ince bir çizgi üzerinde yürünmesi gerekirken bu cesurca karar bir anda faciaya dönüşüyor. Dizinin ergen/maço ergen/maço erkek cinsel mizahını kaldırmayan, sevmeyen ya da bundan hoşnut olmayan hiçbir izleyiciye hitap etmediği birinci gerçek. İkinci gerçek dizinin bu radikal mizahi yapısının beş dakikalık bir GORA sahnesinde tolere edilebilir, hatta fazlasıyla komik ancak 8 saatlik bir dizide tekrar tekrar önümüze sunuluşunun mide bulandırıcı olduğu. Üçüncü gerçek karakterlerin hiçbir derinliğinin olmayışı. Yani, Erşan Kuneri dahil, senaryoyu diyalogların kime ait olduğunu bilmediğimiz bir şekilde okuduğumuzda, okuduğumuz cümlelerin hangi karaktere ait oluşunu tahmin etmemizin imkansız oluşu. Karakterler birbirinden asla ayırt edilebilir değil çünkü hepsi birbirinin aynısı, farklı kostümlerde, farklı boylarda, farklı suratlarda, farklı ses tonlarında… Hepsi birer espri süsü. Sırası gelene kadar bekleyen, esprisini yapan ve sırasını bir yanındaki karaktere devreden süsler… Dördüncü gerçek de, tüm bu aksayan yönlerin üzerine bir de sanki her şeyi doya doya izleyiciye verebilmiş gibi, bölümün tam ortasında başka bir sürreal kaosun içerisine giriyoruz. Az önce tanımaya çalıştığımız ya da hikayelerini biraz olsun merak ettiğimiz karakterlere ‘zart’ diye mola verip ‘Hadi şimdi bu komik olmaya çalışan Yeşilçam parodisini izleyin’ diyor Cem Yılmaz. Dolayısıyla tüm bu gerçekleri bir araya getirip vardığımız beşinci gerçek de, Erşan Kuneri’nin bir dizi değil de, bir eğlence programı olduğu. Tıpkı Dikkat Şahan Çıkabilir, Güldür Güldür Show, Çok Güzel Hareketler Bunlar gibi… Ha bu parodilerde gerçekten komik olanlar yok mu içlerinde, var elbette. Kooperatif Kemal mesela. Kendi içerisinde fazlasıyla komik, belki de Cem Yılmaz mizahına en çok yaklaşan 20 dakikalık bir skeç. Hakkını vermek lazım, dizide güldüğüm tek kısım belki de Kooperatif Kemal’in tamamıydı.

Dizinin bir diğer hakkını teslim etmemiz gereken kısmıysa sanat tasarımı ve sinematografisi. Teknik anlamda gerçekten uğraşılmış bir iş, o konuda da hakkını teslim etmek gerekiyor. Cem Yılmaz belki de ana akım sinemada görüntüye en çok önem veren yönetmenlerden birisi. Her filminde bir önceki filmine kıyasla daha büyük bir prodüksiyonun altına giriyor, daha maliyetli işler peşinde koşuyor ve bunu yapmaktan dolayı da keyif alıyor. Risksiz bir şekilde, ortalama bir bütçeyle de makul bir prodüksiyona imza atabilecekken her seferinde kendisini bir adım daha ileriye götürmeyi başarıyor. Erşan Kuneri de, Cem Yılmaz’ın bir sonraki filmine kadar en güzel gözüken filmi. Renkleri, tonları, kamera kullanımı, görsel efektleri ve ses tasarımıyla gayet yeterli, Türkiye standartlarının çok üzerinde ve Netflix standartlarında bir iş olmuş Erşan Kuneri. Bunların dışında dizinin soundtrack kısmıyla da fazlasıyla uğraşılmış. Gerek Cem Yılmaz’ın kendisinin bestelediği parçalar, gerekse kalan tüm müzik ögeleri olsun dizinin havasına iyi oturmuş.

Genel itibariyle Erşan Kuneri’nin üzerinde çok uğraşılmış, para harcanmış, binbir hevesle ve motivasyonla yapıldığı her anından belli olan bir iş olduğu, sinema yapma isteği ve gayesi olan bir adamın elinin altından çıktığı belli oluyor. Ancak gerek dramatik yapısının tamamen kaygan bir zeminde darmadağın olduğu, gerekse içerisinde barındırdığı mizahın günü geçmiş, bayatlamış ve sadece çok spesifik bir vasat ‘erkek’ izleyici kitlesine hitap ettiği, üstüne bir de tamamen yapay, robotik ve hiçbir derinliği olmayan, her bölümde kendisini yeniden inşa eden karakterleri (tiplemeleri) göz önüne alındığında bu dizinin izlemesi çok zor bir yapım olduğunu itiraf etmek gerekir. Bu noktadan Cem Yılmaz’ın sakındığı gözüne çöp batırdığını söyleyebiliriz… Belki de en çok emek harcadığı işinin, kendi adıma Karakomik Filmler’den sonra en zayıf işi olduğunu düşünüyorum.

Puan
  • 7.5/10
    Yönetmenlik - 7.5/10
  • 7.5/10
    Sinematografi - 7.5/10
  • 4/10
    Kurgu - 4/10
  • 3/10
    Senaryo - 3/10
  • 6.5/10
    Oyunculuklar - 6.5/10
  • 8/10
    Sanat ve Ses Tasarımı - 8/10
6.1/10
Sending
User Review
0/10 (0 votes)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.