BENEDETTA – İNCELEME

Benedetta, hikayesi gerçek olaylara dayanan bir Paul Verhoeven filmi. Daha önce adını Robocop, Basic Instinct, Total Recall, Showwgirls gibi filmlerle duyuran ve sinema dünyasında kendi tarzınyla yer edinmiş olan Verhoeven’in izlediğim son filmi 2016 çıkışlı olan ve yine bir kitaptan uyarlanan O Kadın filmiydi. Gerilim ve erotik-gerilim tarzında kendine has tuhaf ve deneysel işler çıkarmaya çalışsa da genel olarak fazla beğendiğim bir yönetmen olmadığını belirtmek istiyorum. Filmlerinin kötü olmasıyla alakalı bir durum değil; ki hikâye anlatımı ve bağlamaları başarılı. Fakat genel anlamda filmlerinde olmamış bir hava ve amatörlük mevcut. İki saatlik festival filminden çok iki dakikalık bir parfüm reklamı veya klip imajı veriyor bana bazı filmleri. Son filminde de Wes Anderson veya Lars von Trier kadar profesyonel olamayan bir tiyatral tarz denemeye çalıştığını ummuştum, çünkü farkında olmadan veya güzel olduğunu düşünüp fazla sallamadan o tarz bir dekor yaptıysa durum bence daha kötü. O Kadın filmini toparlayan asıl nokta da bence Isabelle Huppert performansıydı. Senaryodaki utandırıcı amatör hava tam seyirciye yansıyacakken Huppert’in marifeti sayesinde toparlanabiliyordu ve filmde genel manada Benedetta’daki kadar çiğ ve eğreti senaryo ve kurgu yoktu.

Benedetta’ya geçecek olursak; film 17. Yüzyılda lezbiyen bir rahibe olan Benedetta’nın yargılanmasını ve hikayesini anlatıyor. Küçük yaşlardan itibaren mucizeler yarattığına inanılan ve hızla yükselip manastırın başına geçen Benedetta’nın gerçek hikayesi de aslında oldukça etkileyici. Çünkü film boyunca başlarda ona inanmaya çalışsak da giderek arkasında kanıt bırakarak hareket etmesi sonucunda işler bambaşka bir boyut kazanmaya başlıyor ve bu sistem eleştirisi de filmin bana kalırsa tek güzel yeri. Piskoposun da aslında bir yalancı ve düzenbaz oluşunun sunulması ve Benedetta’yla son anda o ölmeden önceki konuşmaları gerçekten güzel detaylar. Zaten filme temelde aşk filmi olarak değil de gerilim filmi olarak bakarsak biraz daha anlamlı hale gelebiliyor fakat bazı amatör sahneler sayesinde komedi filmi havası da eklenmiyor değil.

Virginie Efira ve Daphne Patakia

Virginie Efira ve Chalotte Rampling’in karakterleri ve performansları çok başarılı. Aynı şekilde Guilaine Londez’in oyunculuğu ve hastalığını Benedettaya anlatış sahneleri de ince. İnsanların başına gelen şeyleri seçmiş olmaları veya seçimleri sonucu başlarına geleni asla itiraz etmeden karşılamalarının belki de yanlışlığına dair yazılan o hastalık diyalogları gerçekten başarılı, daha uzun ve fazla olmamaları yazık olmuş.

Filmin güzel yanlarından biri de yaptığı sistem eleştirisi. Yer yer belirgin yer yer gizli şekilde yapılan din sömürüsü, yalan ve baştakilerin halka eziyetlerine ilişkin gösterilen sahneler cesur işlerdi. Olayların veba salgınına denk gelmesi ve piskoposun son hamle olarak vebasını herkesten gizlemeye çalışması da güzel detaylardı. Role hakkını veren Lambert Wilson’u da es geçmek istemem.

Az sayıdaki güzel yanından bahsettikten sonra filmdeki temel sorunlara bakacak olursak en başta senaryodaki utanç verici konuşma sahneleriyle başlayabilirim sanırım. Başlarda oyuncunun kötü performansı olduğunu düşünsem de daha sonra kendine verileni en iyi şekilde oynamaya çalıştığı için temel sorunun sahnenin kendisinde olduğu sonucuna vardım. Benedetta ve Bartolomea arasında zorla oluşturulmuş havasında filme dahil edilen ve filme aşk filmi türünü de ekleten oldukça sığ ve eğreti aşk hikayesi de oldukça acemi bir diğer noktaydı. Aslında Benedetta’nın gizli bencilliğinin seyirciye sunulması açısından harika bir detay olsa da temelinde lezbiyen rahibenin gizli aşk hikayesiyle bağdaşmayan bir durum vardı filmde. Bunu temize çıkarmanın en iyi yolu da dediğim gibi Benedetta’nın bencilliğine ve filmin bir gerilim filmi olduğuna odaklanmak olabilir. Rahibe Christina rolündeki Louise Chevillotte başarılı bir performans sergilemesine rağmen maalesef senaryo kurbanı olan ve filmi Yeşilçam dramasına taşıyan bir diğer olumsuz kısım. Benedetta’nın gerçek yüzünü gören kişinin bunu inanılmaz dramatik şekilde sunması bana kalırsa tamamen boş bir çırpınıştan öteye gidememiş.

Dönem filmine asla uymayan boyalı saçlar, aşırı abartı ve yeni tiyatral dekorlar ve alakasız müziklerse filmin en kötü yerleri. Başlarda Trier havasında özellikle ayarlanan sahneler olduğunu düşünsem de ilerledikçe Trier’e haksızlık ettiğimi ve bunun direk yapılamayan veya üstünde durulmayan bir düzen olduğunu anladım. Fakat bunun üstünde durulmamak seçildiyse neden böyle bir seçim yapıldı veya neye yoğunlaşıldı sorularına verebilecek bir cevap da bulamadım. Jesus Christ rolündeki Jonathan Couzinie ve sahneleri de daha iyi olabilirdi çünkü bu haliyle o da eğretilikten öteye gidememiş.

Önerir miyim, çok ısrarla olmasa da önerebilirim. Yönetmeni tanımak için önereceğim ilk filmi değil tabi ki. Ama merak ettim diyen olursa bakılabilecek işler arasında sayılabilir.

  • 6/10
    Yönetmenlik - 6/10
  • 5/10
    Senaryo - 5/10
  • 6/10
    Kurgu - 6/10
  • 7/10
    Oyunculuklar - 7/10
  • 6/10
    Sinematografi - 6/10
  • 5/10
    Dekor - 5/10
  • 5/10
    Müzikler - 5/10
5.7/10
Sending
User Review
0/10 (0 votes)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.