THE MAN WHO SOLD HIS SKIN – İNCELEME

Derisini Satan Adam, daha önce de birçok ödüle aday gösterilen Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania’nın 2021 Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına aday gösterilen son filmi. Film uzun zamandır dayandığı gerçek hikâye ve yönetmenin adını birkaç farklık yerden duymuş olmam sebebiyle oldukça merak ettiğim bir yapımdı. Fakat beklentilerimin oldukça altında kaldığını söylemem yalan olmaz.

Öncelikle film belirttiğim gibi gerçek olaylara dayanıyor. Fakat gerçekler filmdeki kadar dramatik ve havada kalan çiğ bir Amerikan rüyası sömürüsünden ibaret değil. Olayın gerçek hayattaki kahramanı filmdeki gibi hayatta kalmaya çalışan ve bu yüzden sırtını bir sanatçıya satan Suriyeli bir adam değil. 40 yaşlarındaki İsviçre vatandaşı Tim Steiner. Steiner, bu işe aslında kız arkadaşı vesilesiyle girmiş. Kız arkadaşı daha önceden domuzların sırtına dövme yapan bir sanatçıyla tanışıp onun fikrini öğrendikten sonra bunu Steiner’la paylaşmış ve Steiner fikri çok ilginç bulup ilk etapta kendisine teklif bile edilmemesine rağmen kabul etmek istemiş. Ve bu işin sonucunda da seneler boyunca müzelerde sırtını sergilemelerine izin vermiş. Haber sitelerinde söylendiğine göre bazı senelerde 1500 saat boyunca müzede oturduğu bile olmuş. Yazının asıl amacı bu olayın etik boyutunu tartışmak değil sonuçta Steiner bu işi tamamen ilginç olduğundan öldükten sonra derisinin yüzüp sergilenmeye devam edeceğini bildiği halde vermiş ve bundan da memnun. Fakat bu fikri bu şekilde filmleştirmek yönetmenlik ve senaryo açısından oldukça büyük bir hayal kırıklığı olmuş.

Tim Steiner müzedeyken

Film temelde bu işi merak ya da zevk için yapmak yerine başka şansı olmadığı için kabul eden bir adamın sömürülüşünü anlatmaya çalışmış. Fakat bunu o kadar acemice yapmış ki, herhangi bir sahnede duygulanmanız çok zor. Çünkü film kafası inanılmaz karışık bir halde. Anlatmak istediği coğrafyayı sanki hiç tanımadan ve içine girmeden sadece kulaktan dolma bilgilerle ‘Suriyeliler çok zor durumda Suriyeli birini kullanalım’ şeklinde halletmeye çalışmış ve bu da filme ayakları yere basmayan ve anlattığı şeyi kendisi den anlamamış olan bir hava vermiş (Rüzgârda Salınan Nilüferler’deki Van kahvaltıcısı olayı geldi aklıma, duruma inanılmaz uygun harika bir sahneydi). ‘Her yere değinmeliyim, mülteciliği de anlatmalıyım, sanatı da anlatmalıyım, ayrımcılığı önce göze sokmalı sonra birden masallaştırıp sunmalıyım, aa ve mutlaka aşk olmalı yoksa izlenmez sarmaz’ düşünceleri her saniye filmin anlatmak istediği bir derdi olduğundan çok bir proje olarak belli kalıplar içinde sınırları aşmadan ilerlemesine sebep olmuş. Sanki yönetmen hiç bilmediği bir coğrafya hakkında hiç bilmediği bir film çekmiş gibi. Ya da daha çok bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş gibi.

Emekleri boşa çıkarmak ve sürekli kötü eleştiride bulunmak da istemiyorum. Fakat mükemmele yakın bir görüntü yönetmenliği ve başrolün performansı bile filmi amacına ulaştırmaya yetmemiş. Hatta görüntü yönetmenliği; filmin konusunu, anlatmak istediği ve başlarda oluşturup sonradan değiştirdiği karanlık ve yoğun havasını oldukça kötü etkilemiş. Bu tarz işlenebilirliği yüksek ve yoğun bir konuyu anlatmak için Refn tarzı görsellikten çok Farhadi ya da Nuri Bilge tarzı gerçekçi görüntüler daha uygun olurmuş diyorsunuz izledikçe.

Dövmenin herhangi bir eser olmasından öte uluslararası pasaport olması ve başrolün gerçekte tam da ihtiyacının bu olduğunun göze sokulması veya bu pasaport üzerine müzeye gelen çocuklar ve öğretmenleri arasında geçen konuşmalar da etkileyicilikten çok kof bir göze sokmalı sosyal mesaj vermiş. O kadar yüzeysel ki, bu kısımlarda senaryoyu yoldan geçen herhangi birine yazdırdıkları bile düşünülebilir. Aşk hikayesi de en az geri kalan kısımlar kadar zorlama. İstemeyerek başkasıyla evlenen ve gerçek aşkına yardım için her şeyi göze alan kadın hikayesini yakın zamanda A Hero’da kat kat güzel bir şekilde (başkasıyla evlenme kısmı hariç) zaten izlemiştik. Finalde iki aşığın kavuşmasını sağlamak için Sherlock ve The Skin I Live In’den derlenen fikirler içeren sahneler de komik ve boş bir Hollywood çabasından öteye maalesef gidememiş.  Keşke The Great Gatsby tarzı (kitap-hikâye) Amerikan Rüyası çöküşünü izleseydik demekten kendimi alıkoyamadım.

Özetle film aslında üzerinde uzun süre düşündürecek bir yapım olacakken maalesef bir Hollywood filmi olmayı seçmiş. Görüntü yönetmenliği, müze eserleri, ortamları, aynı görüntü yönetmenliği gibi alakasız olsa bile güzel olan müzikleri filme dair iyi olan noktalar olsa da maalesef ortalama olmaktan öteye gidememiş.

  • 6/10
    Yönetmenlik - 6/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
  • 5/10
    Senaryo - 5/10
  • 6/10
    Kurgu - 6/10
  • 6/10
    Diyaloglar - 6/10
  • 6/10
    Oyunculuklar - 6/10
  • 7/10
    Müzik - 7/10
6.3/10
Sending
User Review
0/10 (0 votes)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.