İçeriğe geç →

MAID (DİZİ) – İNCELEME

Netflix, son 2-3 yıldır o kadar agresif bir şekilde piyasaya yayıldı ki, yapımlarının kalitesinin ne olduğunu zerre umursamadan platformunu on binlerce orijinal yapımla doldurmaya başladı. Haliyle bu agresif yapım tercihi, beraberinde tonla seyir zevki olmayan, ortalama televizyon yapımı kalitelerinin bile çoğu zaman altında, vakit kaybından başka bir anlam ifade etmeyen birçok yapımı da bizlere getirdi. Dolayısıyla Netflix’in bu derya deniz çöp yığını içerisinde gerçekten izlemeye değer bir şeyler bulabilmek hem fazlasıyla zor, hem de fazlasıyla yorucu. İşte bu hengamenin içerisinde, kendi standartlarının fazlasıyla üstünde bir yapımla karşılaşmak da, haliyle geç de olsa beni sevindirdi: Maid.

Son dönemde sosyal eşitsizlik, cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil şiddet ve sosyal devletlerin yetersizliği çok fazla yapımda irdelenmeye başladı ki bu da modern dünyanın yaratmış olduğu ben merkezli bir toplum için fazlasıyla olumlu. Netflix de, kendi bünyesinde bu tarz yapımlara fazlasıyla yer verdi ki bu yapımların çoğu inanılmaz yüzeysel ve öylesine çekilmiş gibiydi. Ancak Maid, daha ilk bölümünde itibaren kesinlikle ilgiyi kendisinde tutmayı başaran, muadillerine kıyasla yalın ve acımasız bir anlatım vaat eden, orijinal bir iş olarak karşımıza çıkıyordu.

Watch Maid | Netflix Official Site

New York Times’da fazlasıyla sevilen bir makaleden uyarlanan Maid, genç yaşında anne olmuş ve Amerikan rüyasının öteki yüzünde bir şekilde hayata tutunmaya çalışan Alex’in, dizinin fazlasıyla gizemli açılış sahnesinde şiddete meyilli kocası Sean’dan küçük kızını ve kendisini kurtarışıyla birlikte Amerika’nın devasa, yalnız dünyasında tek başına hayatta kalma çabasına odaklanıyor. Evet, dizinin açılış sahnesi gerçekten de fazlasıyla cesur, isabetli ve de olması gerektiği gibi. Çünkü Maid’in açılış sahnesi, tamamen Alex’in beyanına güvenmemizi talep ediyor ki bu da zaten modern dünyada kadınların en çok sıkıntısını çektiği şey. Hayır, Sean’ın Alex’e şiddet uyguladığını görmüyoruz, yalnızca birkaç saniyelik hızlıca akan sürekli flashback sahneleri arasında Alex’in hatıralarında kısacık geziniyoruz ve ardından birkaç bölümlüğüne tamamen Alex’in beyanını kabullenerek diziye giriş yapıyoruz. Alex, kocasının ona manipülasyon, ‘gaslighting’ ve türlü psikolojik şiddet yaptığını iddia ederek kendisini bu hapis hayatından kurtarmaya çalışıyor. Ancak önünde çok önemli bir sorun var ki, Amerika’nın çoğu eyaletinde -ve çoğu dünya ülkesinde- duygusal şiddet, bir şiddet türü olarak kabul edilmiyor. Fiziksel şiddetin ‘şiddet’ tanımını tamamen domine ettiği bir düzen içerisinde kendisine ve çocuğuna güvenli bir yuva arama çabası, dizinin birkaç bölümlük giriş kısmını inşa ediyor. Ancak bu yuva arayışı, onun için pek de umut vaat edici olmuyor çünkü Sean’ın ona şiddet uyguladığını ‘kanıtlayamadığı’ için ne devletin sosyal yardımlarını almaya hak kazanabiliyor, ne de kendisine bir iş bulunuyor. Yalnızca kendi imkanlarıyla bir mikro sosyal yapı kuran mağdur kadınların oluşturduğu koruma evlerinde barınabilen Alex, para kazanmak için de sınıfsal çatışmaların hat safhada iliklerine kadar hissedildiği hizmetçilik sektörüne giriş yapıyor. Türlü işlerde, yok parasına çalışırken bir yandan da hayatın sınıfsal gerçekleriyle yüzleşiyor ve dizinin katmanlı olay örgüsü bu kısımlarda izlemesi ayrı bir keyif unsuru haline geliyor. Zenginlerin kendine özgü, fazlasıyla ‘üçüncü dünya’ problemli hayatları Alex’in içinde bulunduğu çaresizliği daha da ön plana çıkarıyor ki, sınıf çatışmasına odaklanan diğer Netflix yapımlarının (Squid Game, The Platform, vb.) içinde fazlasıyla gerçek, elle tutulabilir, sınıf öfkesini ne olduğuna dair olgun fikirleri olan bir yapım olduğunu hissedebiliyoruz Maid’in.

"Maid"i Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Harika Dizi - Beyazperde.com

Ancak, bir Netflix yapımı için bu kadar mükemmel işleyiş elbette mümkün olmuyor, yine, ne yazık ki. Dizi, yaratmış olduğu bu saf gerçek, karanlık, çaresiz ve çarpıcı atmosferi kendi eliyle usul usul dağıtmaya başlıyor ilerledikçe. Önce Sean karakterinin motivasyonu konusunda darmadağın bir anlatım sergilemeye başlıyor, ardından da gereksiz, manasız ve son derece liberal bir bakışla izleyicilerine umut aşılamaya başlıyor. Alex’in hayatı iyice karmakarışık bir hale girerken (velayet konuları, işsizlik, parasızlık, şiddet mağduru olmanın yaratmış olduğu travma) dizi her şeyi hızlıca toparlamaya çalışıyor. Önce, fazlasıyla karikatürize edilmiş ‘üst sınıf’ yavaş yavaş ‘alt sınıf’la barıştırılıyor, ardından dizi boyunca nefret etmemiz için tekrar tekrar bizlere bir sürü sebep sunan Sean karakteri bir şekilde pişman ediliyor, Alex’in sürekli dört ayağının üstüne düşmesi bir yana, karşısına çıkan her insanın da gereğinden fazla ‘iyi’ olmasıyla hayatı bir şekilde yoluna giriyor ve dizi umut dolu, her şey yolundaymış gibi bitiveriyor. Yani… Ne şimdi bu? Gerçek hayatta böyle mi oluyor gerçekten? Hayatı darmadağın olan, açlıkla ve işsizlikle boğuşurken bir de şiddet görüşünün yaratmış olduğu travmayla cebelleşen kadınlar bir şekilde hayatlarını düzene mi koyuyor? Zenginler, kibirlerini bir kenara koyup fakirlerle gerçekten bir bağ mı kuruyor? Akıllanmak bilmeden, sürekli manipülasyonla yeniden bir şans elde eden erkekler birden gökten vahiy inmiş gibi birden akıllanıyor ve tedavi almaya mı karar veriyor? Çocuklarının velayetini, onlara ‘şiddet’ gösterdiklerini kabul ettikleri annelere mi veriyorlar? Velayet davasında çalışan çok ünlü, zengin Amerikan avukatları hiçbir ücret almadan sonuna kadar fakir mağdurların davalarını mı üstleniyor? Yani nedir tam bu? Dizinin ilk 3-4 bölümünde anlatmaya çalıştığı bu çaresiz atmosferi böylesine yüzeysel, sıradan bir şekilde sonlandırma tercihi Netflix’in ‘toz pembe’ liberal dünyasından başka nerede görülebilir ki? Gerçekten inanılmaz bir yoğunlukla, çarpıcılıkla başlayıp, tipik bir Netflix yapımı gibi biten Maid, tıpkı ilk lokmasında ağızda lezzet patlaması yaşatan ancak her lokmanın ardından kalitesiz malzemelerle mide bulandırmaya başlayan yemekler gibi oluyor.

Maid' Dizisindeki Başarılı Performansı ve Doğal Güzelliğiyle Hepimizin  Gönlünü Çalan Oyuncu: Margaret Qualley

Oyunculuk noktasındaysa, kusurlu demek bir yana, ortalama diyebileceğimiz bir performans bile yok. Oyunculukların tamamı fazlasıyla iyi. Ana karakterimiz Alex’i canlandıran Margaret Qualley, şiddet bağımlısı kocası Sean’ı canlandıran Nick Robinson ve altını çizerek ısrarla vurgulamak istediğim tatlı bebeğimiz Maddy’i canlandıran Rylea Nevaeh Whittet fazlasıyla iyi. Çok iyi. Dizinin her sahnesinde, sırıtmak bir kenara, kesinlikle fazlasıyla gerçek oyunculuklar var. Bu yönden dizinin ‘casting’ ve oyunculuk yönetimi açısından fazlasıyla iyi olduğunu söylemek mümkün. Yine aynı şekilde, dizinin gergin ve dramatik atmosferine uygun soluk renk kullanımı ve kendini ön plana çıkarmayan, dizinin içerisinde kaybolan kamera kullanımı tercihi de fazlasıyla iyi.

Özet olarak Maid, Promising Young Woman gibi başından sonuna ‘gerçek’ bir kadın hikayesi anlatmak yerine, ‘gerçek’ başlayıp ‘Polyanna’ biten bir kadın öyküsü. Yine de artısıyla, eksisiyle, Netflix standartlarının fazlasıyla üzerinde olduğu bir gerçek ve her ne kadar gittikçe yavanlaşan bir kurguyla inşa edilmiş olsa da bir an bile izleyicisini sıkmayan akıcı anlatımıyla, üzerinde konuşabilecek kadar değerli bir yapım. Değinmiş olduğu konular da – her ne kadar onları kendi eliyle sıradanlaştırsa da – kesinlikle kıymetli.

Puan
  • 7/10
    Yönetmenlik - 7/10
  • 6.5/10
    Senaryo - 6.5/10
  • 7/10
    Kurgu - 7/10
  • 9/10
    Oyunculuk - 9/10
  • 8.5/10
    Sinematografi - 8.5/10
7.6/10
Sending
User Review
0/10 (0 votes)

Kategori: Dizi İncelemeleri İncelemeler

Yorumlar

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.