THE FLORIDA PROJECT – İNCELEME

Bir önceki filmi Tangerine ile adını geniş bir kitleye duyuran genç yönetmen Sean Baker, hafızalardan silinmeyecek yeni bir film ile izleyici karşısına çıkıyor. Amerika’nın rüya bölgelerinden biri kabul edilen Disney, Florida’da bizlere aslında bu rüyadan soyutlanarak, gerçek bir hikayeyi anlatmayı hedefliyor.

Çocuk olmanın heyecanı ile başlayan film, bizleri üç küçük arkadaşın eğlenceli dakikalarıyla başbaşa bırakıyor. Disney’in filmlerde gösterilmeyen kısımlarında, samimi ve yoksul bir hayatın içerisinde kendilerine eğlenmek için rastgele aktiviteler bulan küçük çocuklar, aslında göründüğü kadar ‘ideal’ dünyalara sahip değiller. Hepsinin sorunlu aileleri var ve bu sorunlu ailelerinden dolayı hayatlarını etkileyen olaylar yaşıyorlar. Ancak çocuk oldukları için, elbette her şeyin farkında oldukları gibi, hayata pembe gözlüklerle bakabilmeyi de bir nebze becerebiliyorlar.

Filmin her geçen dakikası, bizleri çocuk olmanın masumiyetiyle gülümsetirken, bir yandan da Disney’in, daha doğrusu Amerikan Rüyası’nın gölgelerinde sönüp giden hayatları oldukça klas bir şekilde gösteriyor. Çocukların her adımını attığı yerde, aslında filmlerde gördüğümüz harika hayatları değil de, yalnızca zorluğu ve acıyı görüyoruz. Çocuklar, bu gölgenin içinde, her zaman mutlu olmayı başarabilirken, yetişkinler için durum böyle olmuyor. Her birinin ayrı yaşam ve geçim derdi, filmin masalsı ve çocuksu temasının ardında oldukça vurucu, ve de sağlam bir anlatımı bu temanın içerisinde eriterek izleyicisine aktarabiliyor.

Anlatım tarzını bu kadar şık, aynı zamanda da bu kadar sade tutabilmeyi başarabiliyor Sean Baker. Çocukların üzerinden yürüyen sevimli diyalogların eşliğinde, yarattığı yetişkin karakterlerin gerçekliği ve arka plan öykülerinin vuruculuğu ile kurgusal anlamda kesinlikle eleştirilecek bir yönü olmayan bir film çıkarıyor. ‘Sihirli Kale’ adı verilen motelin baba figürü olan yönetici Bobby, küçük Moone’nin isyankar ve yasalarla derdi olan aykırı annesi Halley, ve filmde ufak ya da büyük herhangi bir rolü olan her karakter filmin yarattığı pozitif hüzünlü temaya kesinlikle bir iz bırakmayı başarabiliyor. Moone’nin masumluğu film boyunca ön planda tutulan ana etmen olurken, bu etmenin arkasında bizleri hayatın kirli ve acımasız yüzü karşılıyor. Uyuşturucu, alkol, sefalet içerisindeki hayatlar, hepsi Florida Projesi’nin yapıtaşlarını oluşturan etmenlerden. Moone ne kadar masumsa, yaşadığı çevre en az onun masumiyeti kadar kirli. Ancak Moone için bunların hiçbiri sorun olmuyor, çünkü Moone içindeki yaşama sevgisi ve sevecenlik ile, bizlere bu çevrenin her türlü kötülüğüne katlanma gücü veriyor.

Baker, anlatımının gerçekliğini arttırmak için film boyunca fon müziği ya da yapay ışık kullanmıyor. Filmde duyduğumuz ‘varoş’ müziklerinin hepsi, ya vurucu sahnelerde Moone’nin masumiyetini izlerken arkada duyduğumuz müzikler, ya Halley ile Moone’nin anne-kız olarak eğlenirken arkada çaldığı müzikler. Genellikle gün ışığında çekilen sahneleri, gece lambalarının altında ya da havai fişeklerinin aydınlattığı gece sahneleri takip ediyor. Tamamen doğal hikaye anlatımı, doğal teknik detaylarla süslenince film kesinlikle kendi içinde bütünselliği yakalıyor ve izleyici olarak hikayenin herhangi bir noktasını sorgular hale gelmiyoruz. Çünkü izlediğimiz şey bir film olmaktan çıkıyor, içerisine dahil olduğumuz bir rüya haline geliyor… Ya da bir kabus.

Bu doğal anlatım, yalnızca bir sahne ile bozuluyor ki, o da filmin belki de en vurucu sahnesi olan son sahnesi ile. Moone ve Halley’in kısa, ancak bir o kadar vurucu ‘patlayış’ monologlarından sonra Moone’nin en yakın arkadaşıyla birlikte kurtardığı son sahnede, film boyunca süregelen çekim teknikleri bir anda tepetaklak oluyor ve film, bizleri Disney’in tam da içine sokuyor. Biz, Disney’in içerisinde, bütün yapmacıklığın içerisinde fotoğraflarımızı birbirlerimizle paylaşmak için kağıttan şatoların önünde fotoğraflar çekinirken, belki de yanımızdan koşup giden ufak çocukların yaşadığı trajediler bizlerde hiçbir yara bırakmıyor olabilir… Ancak o çocuklar, kendi özgürlüklerini inşa edebilmek için, hüzünlü yaşamlarını geride bırakabilecek kadar cesaretleri olan, bizden daha olgun varlıklar. Ancak biz onları görmüyoruz, belki de bir daha hiç görmeyeceğiz. Kalabalığın içerisinde kaybolup giden çocukların trajik hayatları sadece onları yaralıyor, ve bu böylece sürüp gidiyor.

The Florida Project, kesinlikle samimi, duygusal ve bir o kadar da içten bir film. Sean Baker, yarattığı çocuk karakterlerle, genelin aksine klişelerin dışına çıkarak oluşturduğu oldukça sahiplenici ve çocuğuna sadık anne figürüyle, müşterilerinin yaşamlarını kendi yaşamının üstünde tutan samimi motel yöneticisiyle, kesinlikle bizlere derin bir film armağan ediyor. Çocuk olmanın, özgür olmanın, Amerikan Rüyası’nın öteki yüzünün hüznünün, geçim kaygısının, yaşamın zorluklarının, kısacası hayata dair her olgunun birer yansımasını filminde misafir ediyor. The Florida Project, sağlam anlatımı ve güçlü arka planıyla kesinlikle 2017’nin en iyi filmi olmayı hak eden bir film.

Puan
  • 10/10
    Yönetmenlik - 10/10
  • 8.5/10
    Müzik - 8.5/10
  • 9.5/10
    Kurgu - 9.5/10
  • 10/10
    Oyunculuk - 10/10
  • 9/10
    Senaryo - 9/10
  • 9/10
    Sinematografi - 9/10
9.3/10

Özet

+ Çocuk olmak.
+ Güçlü hikaye anlatımı.
+ Muhteşem oyunculuklar.
+ Yarattığı arka plan temaları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir