THE SHAPE OF WATER – İNCELEME

The Shape of Water, daha önce adını birçok başarılı projeyle duyuran Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro’nun büyük ses getiren son filmi. İzlemeden önce çok büyük beklentilerim vardı ve karşılamayacağını düşünüyordum.  Fakat oldukça kaliteli ve klişelerin içinden ustalıkla sıyrılabilmiş güzel bir yapım.

The Shape of Water bana kalırsa La La Land’in olmak isteyip de başaramadığı ‘o’ film. Sevmenin ve sevilmenin su gibi akıp giden öyküsü. La La Land için oyuncuların kimyası mükemmel deniliyordu. Basit düşünürsek bile adam çok yakışıklı kadın çok güzel olduğundan zaten uyumlu olacaklardı. Oradaki olayın kimyayla alakası yoktu. Başrollerin arasındaki uyum ve kimya, ekrana yansıyışları işte tam olarak bu filmdeki gibi yapılırsa üzerinde konuşmaya değer hale gelebilir. 40 yaşlarında ortalama güzellikteki (bana kalırsa çok güzel) bir kadın ve yakışıklılıkla uzaktan yakından alakası olmayan bir ‘adamın’ arasındaki aşk eğer böyle bir etki bırakabiliyorsa işte o filmde oyunculuklar gerçekten mükemmeldir. Üstüne bir de aşk hikayesinin tek kelime bile konuşmadan ilerlediğini düşünün.

Her şey çocukken suda bulunan dilsiz bir kadın olan Elisa’nın, çalıştığı fabrikaya getirilen Amphibian Man’ı görmesi ve merak etmesiyle başlıyor.

Amphibian Man’i laboratuvara getiren güvenlik şefi insan olmasına rağmen insanlıktan o kadar uzak ki; kendi türünden olmayana korkuyla karışık beslediği nefret nedeniyle onun kendinden üstün olabileceğini asla kabul etmiyor. Çeşitli işkenceler eşliğinde Amerika’nın uzay projelerine dahil edilmek istenen Amphibian Man’i bir gün laboratuvarın dilsiz temizlikçisi Elisa görüyor ve onunla iletişim kurmaya başlıyor. Yapılan işkencelere daha fazla dayanamayan Elisa; laboratuvardaki Rus ajan doktorun, mükemmel komşusu Giles’in ve yine mükemmel arkadaşı Zelda’nın yardımlarıyla onu bulunduğu yerden kaçırıyor. Ben bu olayın filmin sonunda gerçekleşeceğini ve Amphibian Man’in denize bırakılacağını düşünmüştüm. Beni asıl şaşırtan da bu kaçırma olayının filmin ortalarında gerçekleşmesi oldu. İyi-kötü iki anlamda da şaşırttı. Elisa ve Amphibian Man’in ilişkisinin kuvvetlenmesini daha geniş bir zaman izlediğimiz için iyi; başlarda Elisa’nın onu sevişini hızlı şekilde işledikleri için kötü anlamda şaşırttı. Laboratuvarda daha fazla durabilirlerdi ve kaçırma olayı son 40 dakikada da işlenebilirdi.

Film, aksiyon filmi olmamasına ve öyle bir iddiada bulunmamasına rağmen hareketli şekilde ilerledi diyebilirim. Tek bir saniyesinde bile sıkılmadım. Aşk filmi olarak görünen fakat derininde aşktan öte sonsuz sevgiyi, kendi türünden olmayanın aslında kendi türünden daha üstün ve saf olabileceğini gösteren ve bunu masalsı bir anlatım türü seçmesine rağmen karanlık bir şekilde çeken Guillermo del Toro yine kendini göstermiş. Aşkı görüyoruz, dans ediliyor, şarkılar söyleniyor. Fakat ortada ciddi bir durum var ve bu sıradan aşk filmlerini bozmak için eğreti olarak konulan durumlar gibi klişe olsa da rahatsız edici şekilde çekilmemiş. Klişeleri yeri geldiğinde yazacağım. Eğer yönetmen, Wes Anderson gibi fazla abartı ve zorlama eğlenceli şekilde çekseydi bu kadar etkileyici bir film olmazdı. Yönetmenlik başarılı.

Senaryo klasik ve klişe olabilir, öldürülen sevgiliyi kaçırarak kurtarma konusunu çok kez izlemişizdir. Ama bu farklı. Bu, tam olarak birini gerçekten sevmeyi güzel şekilde yansıtan bir senaryo.

Sinematografi ve görsel efektler filmin yönetmenliğinin önüne geçmeden yapılmış. Renkler ve ışık, dans sahnesindeki ve Elisa’nın şarkı söylediği andaki siyah beyaz sahneler harika. Eğreti durmuyor, abartı da değil. Renk paleti çok iyi kullanılmış.

Karakterlere gelmek istiyorum. Elisa çok saf ve gerçekçi olmuş. Amelie kadar abartılı bir iyilik meleği hali yok. Bana en iyi Disney filmlerinden olan Beauty and The Beast’teki Belle’yi hatırlattı. Zaten iki filmin konusu da oldukça benziyor. Yalnız görülebilen fakat asla yalnız olmayan, sevdiği zaman gerçekten her şeyi göze alan ve bu sevgisini izleyiciye de yansıtan Elisa karakteri o kadar iyi ki; tek kelime bile konuşmadan her duyguyu bize yansıtabilen Sally Hawkins’i alkışlamak gerek. Elisa’nın hayatının zaten fazla bir aksiyonu yok. Çoğumuz gibi işe giden, arkadaşıyla vakit geçirmeyi seven sıradan bir insan.  İşi çok mühim değil, kaybedecek sadece iki tane arkadaşı var ama onları da hiçbir şekilde bırakmıyor. Hiç konuşmuyor ve ihtişamlı bir güzelliği yok. Fakat film boyunca ona hayran olmadan durabilecek kimse yoktur diye düşünüyorum.

Giles karakteri güzel işlenmiş. Tercihlerinden dolayı hor görülen ve yalnız olduğunu düşünen bir ressamı canlandıran Richard Jenkins çok başarılı. Sevdiği adamı görmek için parasını bir sürü kötü tart almak için harcayan fakat ondan ağır bir darbe yiyen Giles, gerçekleri görmeye ve Elisa’nın önemini anlamaya başlıyor. Giles önyargının yıkılabileceğini gösteren ve empati yapmanın önemini anlatan bir karakter olmuş.

Doktor da filmin ilerleyişi için gerekli olan bir karakter. Güvenilir ve adil. Mesleğinin gerektirdiği gibi düşünerek hareket ediyor. Zelda da herkesin sahip olması gereken türden bir arkadaş. 10 yıllık bir geçmişe sahip olduğu arkadaşı Elisa’yı hiç bırakmıyor ve her şeye rağmen onun yanında.

Michael Shannon hakkında konuşmaya gerek yok. Son zamanların en iyi aktörlerinden bir tanesi hiç şüphesiz. Man of Steel’den Nocturnal Animals’a, Midnight Special’a; o kadar farklı rollerin altından ustalıkla kalktı ki; klişe bir kötü adamı da hakkını vererek mükemmel şekilde oynadı. Şeker ya da sakız tarzı ufak bağımlılığıyla psikopatik özelliklerini gösterten ve alıntı hikayeler anlatarak psikopatlıklarına zekiliklerini de katıp bunu ekrana yansıtan karakterleri bilirsiniz. Oldukça klişe olan bu Strickland karakteri bile hiç rahatsız etmedi ve zaten masalsı bir anlatıma sahip olan filmde oldukça gerekli olan bir karakter olarak işlendi. Giles gibi önyargısının kurbanı olan biri oldu fakat karakter dönüşümünü yaşayabilmesi için ölmesi gerekti. Karakterin saf kötülüğünün amacı olarak normal hayatından sıkılıp bir şeyleri başarmak için hırs yapan bir adam portresi çizilmeye çalışılmış sanırım, ailesi gösterilirken fazla derine inilmese de böyle bir imaj bıraktı.

Filmdeki klişelerden de bahsedelim. Filmin kendisi zaten komple klişe ve masal. Fakat bazıları olmasa da olurdu. Doktor tam evden çıktıktan sonra telefonun çalması, yine doktorun öleceği esnada çok gerekliymiş gibi ‘onlar sadece temizler’ demesi, Giles’in Stricklan’a sadece bir kez vurması, Zelda’nın telefona sanki Giles sağırmış gibi inatla Elisa’yı isteyip zaman kaybetmesi bence kötüydü. Vurulma bile gayet yerinde ve rahatsız etmeyen bir klişeyken az önce saydıklarım böyle bir film için bile fazla sıradan.

Elisa’nın Amphibian Man’e olan ilgisi çok çabuk başladı diye düşünmüştüm. Daha yeni tanıdığı birini kaçırma planları yapması da öldürülmeden çabucak müdahale etmek istemesinden sanırım. Fakat Elisa’nın çoğu şeye karşı katıksız saf sevgi besleyen bir karakter olması sebebiyle buralar fazla klişe olmadan filme karışmayı bir şekilde başarmış.

Elisa’nın Amphibian Man’e neden bu kadar değer verdiğini düşünmemin bir diğer sebebi de geçmişi. Elisa’nun suda bulunuşu, küveti, suyu sevişi, maviyi-yeşili sevişi ve film boyunca bize gösterilen yaraları; onun sudan kurtuluşunun Amphibian Man tarafından gerçekleştirilmiş olma ihtimalini kafama soktu. Yaralarının sonunda solungaca dönüşmesi de baştan beri Amphibian Man ile aynı türden gelip gelmediğini sorgulattı. Fakat öyleyse bile Elisa tamamen suya bağımlı değil ve normal insan olarak yaşayıp evrilmiş.

Elisa’nın neden sürekli yumurta yediğini ve Amphibian Man’e yumurta verdiğini de merak etmiş olabilirsiniz. Yumurta mitolojide sembol olarak ayrışmamış bütünsellik ve potansiyel gücü simgeler. Zıt olanların aslında aynı ve bir olduğunu, mükemmelliklerini anlatır. Başka bir yiyecek de seçilebilirdi fakat yumurtanın seçilmesinin Elisa’nın geçmişi hakkında daha fazla çıkarım yapılmasına olanak sağladığı kesin.

Filmin afiş tasarımını, resimlerini yapan Tayvan doğumlu ressam James Jean’dan da bahsetmek istiyorum. mother! ve Blade Runner: 2049’un da aralarında bulunduğu birçok filme tasarım yapan ressamın The Shape of Water için yaptığı resim de oldukça başarılı.

Sonuç olarak The Shape of Water, sevmenin güzelliğe bağlı olmadığını belirten, çekim tekniği başarılı olan güzel bir film. İçine serpiştirilen sinema ve müziksever detayları filmle bağdaşmayan detaylar olarak görsem de ya da konusunu birkaç filme benzetip klişe bulsam da Guillermo del Toro’nun iyi denilebilecek işlerinden. İzlerken sıkılmayacağınız masalsı ve yeşil bir film.

 

 

  • 8/10
    Yönetmenlik - 8/10
  • 7/10
    Sinematografi - 7/10
  • 7/10
    Senaryo - 7/10
  • 7/10
    Müzikler - 7/10
  • 8/10
    Oyunculuklar - 8/10
  • 8/10
    Kostüm-Dekor - 8/10
  • 7/10
    Kurgu - 7/10
  • 7/10
    Diyaloglar - 7/10
7.4/10

Özet

+Yönetmenlik
+Oyunculuklar
-Yüzeysel kalan müzik ve sinema sevgisi detayları
-Çabuk ilerleyen senaryonun yetersiz kalışı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest