BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA – İNCELEME #antika

“Bir zamanlar Anadolu’da dersin… Böyle böyle bir gece yaşamıştık.”

Bir film ne kadar içinize işleyebilir?

Bir film nasıl sizi, sizden daha iyi anlayabilir?

Bir film nasıl sizi, sizden daha iyi anlatabilir?

Bir film ne kadar görkemli olabilir?

Bir film ne kadar hüzünlü olabilir?

Hayır. Ben, ‘bir gün bir kitap okudum ve büyün hayatım değişti’ demeyeceğim.

Bir gün bir film izledim ve hayatım değişti.

Bu filmi nasıl anlatacağımı bulamadığım için çok mutluyum. Çünkü anlatabilmek demek, aslında bu şahesere saygısızlık ediyor olmak demek. Çünkü, Bir Zamanlar Anadolu’da, kendini o kadar güzel anlatıyor ki, sonsuza kadar o yalnız, sessiz ve karanlık gece bitmesin istiyorsunuz.

Kasabalarda hayat, bozkırın ortasında sürdürülen yolculuklara benzer. Her tepenin ardında “yeni ve farklı bir şey” çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tekdüze yollar…

Yolculuğumuz başlıyor, aslında aşina olduğumuz, hatta içinde yıllardır yaşayıp durduğumuz, ‘bitsin diye dua ettiğimiz’ yolculuğumuz… Bozkırın içinde, çemberdeki fareler gibi didinip duruyoruz. Her birimizin farklı hikayeleri, her birimizin farklı hüzünleri var. Kimi zaman umursamaz oluyoruz, kimi zaman umursamaz görünüyoruz. İçimizde bitmek bilmeyen bir umutla yaşamaya devam ediyoruz. Bir Zamanlar Anadolu’da, böyle geceler yaşıyoruz. Düşünceler eşliğinde, her birimiz kendimizle mücadele veriyoruz. Bir Zamanlar Anadolu’da, çocuklarımıza anlatacak hikayeler topluyoruz sadece… Bir film ancak bu kadar içinize işleyebilir işte.

– Bizim buralarda böyle doktor. Kendi göbeğini kendin kesmek mecburiyetinde kalıyorsun bir yerde. Ha yok, ben kesemem arkadaş, diyorsan, iki dakkada alırlar çapını. Nereden geldiğini şaşarsın. Yok işte öyle. Hem şoför mahali olsun, hem cam kenarı olsun, hem de bedava. Yemezler. Maalesef hayvan terli. Adamın gözünden sürmeyi çekerler, üstüne üstlük bir de seni borçlu çıkarırlar. Onu bilir onu söylerim. Dairede duracaksın. Merkezi kollayacaksın. Haa çember olsa olmaz mı? Olur o da olur. Fakat yerinde ve zamanında. Yalnız icap ederse vazgeçmeyi de bileceksin. Hiçbirimiz dünyaya kazık çakmadık değil mi doktor? Hz. Süleyman; 750 yaşına kadar yaşamış. Altın mücevher. E dünya ona da kalmamış. Değil mi doktor?

– İğdebeli’ne yağmur yağıyor… Yağsın! Yüz yıllardır yağıyor. Ne fark eder? Fakat bundan sadece yüz yıl sonra bile Arap; ne sen, ne ben, ne savcı ,ne komiser. Hani şairin dediği gibi.. “Yine yıllar geçecek ve geride benden bir iz kalmayacak. Yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak.”

– Şimdi sıkılırsın edersin de, bir gün gelir belki burada yaşadığın şeyler hoşuna bile gidebilir. Çoluk çocuk sahibi olunca anlatacak bir hikâyen olur fena mı? Bir zamanlar Anadolu’da dersin, ücra bir yerde görev yaparken işte böyle böyle bir gece yaşamıştık dersin. Anlatırsın yani ne bileyim… Masal gibi.

Değil mi Doktor?

İçimizdeki karanlık sessiz, arka koltuktan usulca bizi izliyor gibi… Görmezden gelmeye çalışıyoruz onu. Görmemek daha iyi çünkü. Bilmemek daha iyi. Görmezden gelmek… Ama o bizi dinliyor, yaptıklarımızı dikizliyor. Bizi yolculuğa çıkaran da o zaten, bilinmeze doğru.  Hepimiz bu çorak topraklarda büyüdük. Bu taşranın ücra kasabalarında hayatlarımızı harcadık. Bizi var eden topraklar bu kadar işte; dümdüz, her tarafı birbirine benzer ve karanlık. Her köşesinde ayrı trajedi gizli; her yerinde farklı hayatlar, farklı acılar… Kiminin derdi hayat kadar büyük, kimininse bir kutu kola kadar küçük… Kiminin derdi yalnızca ufak fırsatları değerlendirmek üzerine; yani belki hiç yemeyeceği kavunları nereye sığdıracağını düşünmek üzerine; iyilik ettiğin insanlardan – gücü olduğunu düşündüğün insanlardan – az çok karşılık beklemek üzerine; bir parça kaymaklı bisküvinin lezzeti üzerine… Hayat nasıl bu kadar kolay, bir yandan da bu kadar karmaşık olabiliyorsa; Bir Zamanlar Anadolu’da da bizi bu kadar iyi anlayabilir ve anlatabilir işte…

Gelir gelir. Allah can sağlığı versin. Elektrik de gelir, su da gelir bir şey yok onda. Yaa. Euzi billahi…

Kendimizi izliyoruz, 2.5 saat boyunca. Çevremizdekileri izliyoruz. İçimizde, kalbimizde gömdüğümüz şeylerin toprağın altından çıkarılması için 2.5 saat boyunca bitmek bilmeyen bir arayışı izliyoruz. Öldürdüklerimiz toprağın altından çıkınca, sırlarımız da açığa çıkıyor. Her birimizin, farklı farklı sırları gün yüzüne çıkıyor. Kimsenin bilmesini istemediğimiz, ufak ya da koca hüzünler…

Geceyi, karanlığı hiç bitmeyecekmiş gibi hayal ederiz. Ama öyle ki, birisi elinde ışığıyla çıkıverir karşımıza. Büyüler bizi, umutla doldurur içimizi. Hala iyi var deriz, hala güzellikler var… Hala yaşamdan çıkarabileceğimiz güzellikler bu karanlık, ücra, unutulmuş kasabalarda bile bizleri gizlenmiş bekliyor olabilir, deriz… Maşallah deriz. İşte bir film ancak bu kadar görkemli olabilir, değil mi Doktor?

Hepimiz insanız neticesinde. Hatalarımız da olur, yanlışlarımız da, kırgınlıklarımız da, sevinçlerimiz de, hüzünlerimiz de… Ama bir insan, başkasını cezalandırmak için kendi canına kıyar mı Doktor? İşte bir film ancak bu kadar hüzünlü olabilir… Hiç bilmediğimiz, yalnızca bir ağızdan dinlediğimiz üç beş kelimelik öyküde kalbimize saplar hançeri. Düğümler boğazımızı… Bir zamanlar Anadolu’da, böyle böyle bir hikaye varmış deriz…

Her şeyi de biliriz. Her şeyden anlarız. Hayatın anlamını çözmüşüz hepimiz. Artık hiçbir şey şaşırtmaz bizi, çünkü biz her şeyin ne olduğunu biliriz. Her meselenin ardındakini görebiliriz, ermişizdir. Beylik lafları severiz, erkek gibi hissetmeyi severiz. Çünkü bu topraklar yiğidi yiğit yapar. Biz her şeyi bilmezsek, kimse hiçbir şey bilemez. Değil mi Doktor?

Şimdi Antep’te müdür Sacit abimiz vardı. Kulakları çınlasın, çok iyi bir insandı. Sizden iyi olmasın. O derdi ki, nerede bir karışıklık görürsen kadına bakacaksın. Muhakkak bir kadın meselesi arayacaksın ,derdi. Hakikaten de senelerdir bakıyorum bir kere olsun adam haksız çıkmadı…

Doğru nedir, diye sorarız. Nedir doğru? Doğru olanı yapmak nedir? Gerçeği gizleyerek bir insanı mutlu edeceksen eğer, etik olmayanı yapmayı göze alabilir misin Doktor? Bir zamanlar Anadolu’da, gerçeği gizlersin… Seninle birlikte sonsuza dek kaybolacak gerçeği gizlersin ve artık bunun vebali, senin suratına sıçrar… Değil mi Doktor?

Nankörüz de, unutkanız da… Daha az önce gözümüzü nefret bürümüşken, babamızın katilinin suratına taşı patlatırken, on beş dakika sonra okulun bahçesinde top oynayan çocukları seyre dalarız. Onlarla birlikte oynamak isteriz… Unuturuz, unutmak isteriz ve hayat devam eder… Halay başı olmak lazım, bu dünyada halay başı olmak lazım…

Bir zamanlar Anadolu’da, işte böyle bir film izleriz… Usul usul…

Bir nehir kenarında, çürür gideriz.

Puan
  • 10/10
    Sinematografi - 10/10
  • 10/10
    Oyunculuklar - 10/10
  • 10/10
    Diyaloglar - 10/10
  • 10/10
    Senaryo - 10/10
  • 10/10
    Yönetmenlik - 10/10
  • 10/10
    Kurgu - 10/10
10/10

Özet

Başyapıt.

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA – İNCELEME #antika” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest