TRUE DETECTIVE – 3 SEZONLUK GENEL İNCELEME

True Detective, ilk sezonu 2014’te yayınlanan Amerikan suç-dram dizisi. İlk sezonu izlemeye başladığımda zaten büyük beklentilerim vardı, izledikten sonra da hiç pişman olmadım. 2.sezon da bana göre en muhteşem sezondu; fakat 3 için aynı övgüleri yapmayacağım. Şu ana kadar 3 sezonu yayınlanmış olan dizinin her sezonunu ayrı ayrı değerlendirerek ilerlemeyi düşünüyorum.

1.Sezon

Herkes tarafından sevilen yetenekli oyuncular Matthew McConaughey ve Woody Harrelson’un hem yapımcı hem de başrol olarak yer aldıkları ilk sezon, şimdilerin aranılan yönetmeni Cary Fukunaga’nın da adını duyurması açısından oldukça özel bir sezon oldu.

Her hareketleri kahramanlık kokan ‘iyi’ polislerin ve filmlere ya da dizilere zorla sokulan ve acemilik kokan ‘kötü’ polislerin aksine ikisinin karışımı olan ‘doğru’ polis maceralarını izlemek inanılmaz keyifliydi.

İlk sezonun asla hakkını yiyemem, daha önce izlediğim hiçbir polisiye yapıma hatta hiçbir yapıma benzemiyor. İç dünyaları çekişmeli geçen karakterler zaman zaman ergenliğe kaysa da kalite asla şaşmadan muazzam bir iş çıkarılmış piyasaya.

Ergenlikten kastım; benim de sevdiğim fakat zamanla popüler kültüre fazlaca malzeme olan ve yayılan Rust Cohle karakteri. Evet güzel, oldukça başarılı yazılmış, başarılı canlandırılmış. İlk sezon çıktığı zamanlarda her bölüm koparacağı fırtınaları ya da alıntılayacağı cümleleri ben de heyecanla bekleyip gülerek izlerdim hatırlıyorum. Rust karakteri ne kadar uçlarda, dengesiz, anarşist, kendi isteği ve tahammülsüzlüğüyle, kendi bencilliğiyle yalnızlaşmış bir karakterse; Martin de bir o kadar sıradan, düz, her şeye uyum sağlamaya çalışan, korkak ve risksiz bir karakterdi. Sonunda ikisi de değişti. Rustin biraz Martin, Martin de biraz Rustin oldu. Karakter gelişimi, değişimi iyi yansıtıldı.

Dizinin karakterler açısından olumsuz olan taraflarından biri de gerçekçilikten uzak hezeyanlarla dolu oluşuydu. Rust o kadar anarşist Martin o kadar sıradandı ki; karakterden çok tip haline gelmeye başlamışlardı. İlerleyen bölümlerde toparlanmaya çalışılsa da gerçek hayatta o kadar katı sınırlarla çevrili ve asla değişip etkilenmeyen insan portreleri çizmek zor. Dizi için yaratıldıkları aşikar olan iki polis tiplemesini izlemek keyif verse de gerçek polislerin acılarını, yalnızlıklarını, çaresizlıklerini ekrana yansıtmak açısından 2.sezonun yanından bile geçemez.

Yönetmenlik ve sinematografiye eşlik eden diğer güzellik üzerinde ciddi emek harcanmış prodüksiyon. Zifiri karanlıkta karakterleri seçmek için ekrana yapıştığınız 2.sınıf korku filmlerinden uzak, oldukça kaliteli çekilmiş bir dizi var ortada.

Beğenmediğim kısım senaryo. Bizim Türk polisiye internet dizileri yeni yeni piyasaya çıktığı için senaryosal kopukluklara bir derece tahammülümüz var. Fakat True Detective gibi bir dizi en az 2 sezon -hatta 3 diyelim- kendini tekrar ediyorsa ortada bence bir olmamışlık var.

Dizide olaylar zaten sorguda flash-backlerle anlatılıyor ve bu güzel bir hava vermiş. Ama her sezon sürekli bir zaman atlaması, bu atlamada işi bırakan en az bir polis, hala davayla uğraşan en az bir polis, kavuşup davayı çözen eski dert ortağı polisler sinir bozucu olabiliyor. Belki dizi kendine bu havayı vermiştir bilemem. Ama bu tahmin edilebilen tekrarlayan senaryo ciddi anlamda tatsızlaşmaya başlıyor.

Aslına bakarsanız 2 ve 3.sezonları izleyene kadar ilk sezondaki bu zaman atlamasıyla olay çözme durumu dikkat çekmiyor. Olmayan kısım sadece Masum dizisindeki gibi senaryoya sonradan yedirilmiş katil karakter. Başta yanlış aydınlatılan davanın daha sonra doğru yolda ilerlemesinde sanki son anda eklenmiş, bulunmuş havası vardı. Bu da oldu bittiye getirildiği; Rust ve Martin’in kavuşma anlarıyla gölgelendiği için neye odaklanacağımı bilemedim. Çok büyütülecek bir sorun mu; ilk sezon için hayır değil. Bu olayın tatsızlığı 2 ve 3.sezonun da kendini tekrarlamasıyla belirginleşmeye başlıyor.

Sonuç olarak ilk sezon uçlarda gezinmesine ve gerçeklikten biraz uzak olmasına rağmen çok iyi kurtarılmış bir işti. Farklı, dolu ve heyecanlı ilerleyişi her ne kadar her şeyi finale bırakan diziler sürüsünden olsa da yine de oldukça başarılıydı. Keşke bu kadar abartılıp La Casa de Papel ya da Climax haline getirilmeyip tadında bırakılan bir sezon olsaydı.

Beğendik mi; evet.

8/10.

2.Sezon

Muazzam. İlk sezonu tekrarlayacak şekilde zaman atlamaları sonucu kavuşma ve olay çözme sahneleri olmasa 10/10 bir yapım. O kadar gerçek, o kadar sert ve o kadar doğal ilerledi ki hiç bitmesin istedik. Karakterlerin çaresizliğini v e iç dünyalarını yansıtan daha iyi bir polisiye yapım olamaz.

Yönetmenlik harika. Modern olması gereken yerde modern, karanlık olması gereken yerde karanlık olan çekimler oldukça iyi. Paul karakterinin metroda koşma sahnesi, plan sekans çatışma hala unutamadığım ve diğer yapımları kıyasladığım sahneler.

Karakter açısından da öncekinden daha fazla açılan bir sezon var karşımızda. Risk alındığı çok belli; fakat tek başına Frank Semyon bile herhangi bir yapımı en iyiye taşımaya yeter.

Rust Cohle’un güzel fakat abartılı ve gerçeklikten uzak melankolisine karşı Raymond Velcoro’nun tam anlamıyla bitik fakat yine de ‘doğru’ olan halleri gerçek bir insanın taşıdığı özellikler. Çaresizliği, üzüntüsü, sevinci, yozlaşmışlığı, dibe batışı inanılmaz gerçekçi. Martin kadar vurdumduymaz ve otorite yanlısı portre çizmemesi ve kendi boyun eğmişliğiyle hayatın içinden bir karakter.

Aynısı Bezzerides ve Woodrugh için de geçerli. Özellikle Paul Woodrugh karakteri üzerinden yansıtılan yalnızlık ve kendini dışlama isteği daha iyi anlatılamazdı diye düşünüyorum. Normal aksiyon polisiye yapımlardaki karakterler kadar güçlü fakat onlardan çok daha gerçekçi bir hali var. En iyi özelliği de korkusuz gösterilmeye çalışılmasına rağmen aslında amacın tam tersi olması ve Paul’un başta kendi olmak üzere her şeyden çok korkması. Paul’un annesi de en az onun kadar iyi kurtarılmış bir karakter. Ani Bezzerides ve ailesi de mükemmel. Evet biraz uçlarda yaşayan parçalanmış bir aile; fakat kesinlikle abartı değil.

Meşhur Murphy Kanunları’nı çoğumuz duymuşuzdur. Duymayanlar varsa da 2.sezonu izlemelerini öneririm. Raymond ve oğlunun DNA testi olayı hariç, bir olayda ters gidebilecek ne kadar olayları varsa istisnasız hepsi ters gidiyor. Evet, ölecek olanlar ve yaşayacaklar açısından sonu daha başından belli olan bir yapım. Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ındaki Bazarov nasıl daha faklı bir sonla dünya üzerindeki hiçbir suret ve durumda gözümde canlanmadıysa; Semyon, Velcoro, Woodrugh ve Bezzerides de benim gözümde asla oturaklı bir geleceğe ve sağlıklı bir hayata sahip olamadı. Bir tek Bezzerides yaşadı; ona da zaten tam yaşamak denemez.

Frank Semyon’un işleri ters gidince yeniden haraç toplamaya başlaması da gerçekçi bir hareket. İlk bölümden son bölüme kadar, dolandırılan bir adam nasıl para kazanmaya çalıştıysa o şekilde para kazanmaya çalıştı. Karısı Jordan, ilişkileri, taviz vermez halleri, esprileri diziye her bölüm ayrı renk kattı. Tek başına bile diziyi kurtarabilecek bir karakterdi.

Hikayeyi çok karışık olduğu için beğenmeyenler ve takip edemeyenler, bırakanlar olmuş. Kayıp yok, zaten her şeyi herkes izlememeli. Herkesin beğendiği şeye de sanat gözüyle bakamadım bir türlü. Olayların polis teşkilatının içinde kopması da baştan beri satın alınmış ve yozlaşmış olarak gösterilen Velcoro’nun aslında bu yozlaşmış dünyada bir kum tanesi olduğunu inanılmaz güzel kanıtlamış. Herkes size bir kapı komşunuz kadar yakın, yaşanan olaylar da kapı komşunuzun ya da sizin başınıza gelebilecek kadar sıradan ve olağan. Sezonu güzel yapan şeyse bunun bize sunuluş şekli. Bu kadar fazla karakteri bu kadar güzel bağlayan yapımlar bir elin parmağını geçmez.

Tek sekans çekilen ve herkesi dağıtan çatışmaya değinmek istiyorum. CSI, NCIS, Criminal Minds tarzı tüm yapımlara az çok bakmışımdır. Silahlar alınır yelekeler giyilir çatışmaya girilir. Kimse sıyrık almaz, burunlar hiç kanamaz. Hatta bu olaylar o kadar sıradandır ki akşam kutlamak için her zaman gidilen bara gidilir. Fakat burada öyle bir çatışma var ki; kafasına sıkılmayan yalnızca 3 ana karakter kaldı. Onlara da ‘zaten bunlar kesin yaşardı’ gözüyle bakamıyorsunuz. Herkes dağıldı kırıldı savruldu. Kimse kutlamak için bara gitmedi. Dünya üzerindeki en iyi polisiye/aksiyon çatışma sahnesi diyebilirim sanırım.

Müzikler olağanüstü. Frank’in barında her gece çalan Lera Lynn ufak sayılamayacak kadar güzel bir ayrıntı.

Bana göre 2.sezon ilkinin kat kat yukarısında. İlk sezona kötü demiyorum yanlış anlaşılmasın. Fakat çoğu eleştirmenden kötü not alan ve beğenilmeyen 2.sezon o kadar iyi ki; sonraki hiçbir sezonun bunun üzerine çıkamayacağını düşünüyorum. Beğenmediğim tek kısım zaman atlamalarıyla olay çözülmesi. Onun dışında her şeyi finale saklamayışıyla, her bölüm daha fazla çözülmesine rağmen heyecanı giderek katlamasıyla ve muhteşem oyunculuklarıyla, olması gereken kalitedeki finaliyle, ufak mesajları foreshadowingleri ve detaylarıyla unutulmayacak diziler listemde yerini aldı. Mutlaka izleyin, izlettirin.

9,5/10

3.Sezon

Olmuyor, yürümüyor. Elinize 8 saatte şişirmeniz için verilen bir balonu boş boş bekleyip son 2 saatte şişirmenizle aynı hissi veriyor. Şakşakçı ekip turnusolu. ‘Baba-oğul diyalogları süper, kavuşmaları çok derin, Mahershala Ali mükemmel vsvsvs.’

Değil. Sündürülmekten ölen bir sezon var ortada. İlk sezonda da olaylar son 2 bölümde zaman atlamasıyla çözülmüştü ama gizem vardı. Gizemden öte doluluk vardı. Rust Cohle ergen olabilirdi ama boş konuşmayan bir karakterdi.

Bu sezon Film Gibi’ydi. Gerçek anlamda, Sinan Çetin’in programı olan. Her zaman atlayışında bir kavuşma oldu. İkili diyaloglar da ders veren doluluktan çok Xavier Dolan’ın Alt Tarafı Dünyanın Sonu filmindeki boşlukla eş değer kalitedeydi. En büyük olmamışlık ise kesinlikle kendi içinde spoiler verme hatası.

Başlarda 3 katmanlı hikaye anlatımı tarzı aşırı büyüleyici geldi yalan söyleyemem, büyük risk dedim. Ama ne zaman ki ilk iki zamanda bir şey bulunamadığını öğrendik -bu da 3.bölüme filan tekabül ediyor- o zaman heyecan yavaş yavaş kaçmaya başladı. Yaşlı iki arkadaşın davayı çözmesi için uzun bir süre bekledik. Keşke ortadaki zamanda olay çözülseydi ve son zamanda ropörtaj sırasında yanlış çözdüklerini fark etselerdi diyeceğim ama o da ilk sezonki kurguyla aynı olurdu. En iyi seçenek 3.zamanda olayla alakalı bir başka yan olayı çözmeleri olabilir. Bir ara son zamanda da ‘Roland.. Napıyorsun adamım? – İyiyim dostum, ya sen? ’den öteye gidemeyen sohbetler yüzünden umutsuzluğa kapıldığımı hatırlıyorum.

Dizi sündükçe sünerken ve olay büyütüldükçe büyütülürken gözden kaçırılan kanıtlar o kadar arttı ve o kadar küçük şeyler işin içine girdi ki; baştaki etkileyici ve inanılmaz derin gibi duran hava dağılmaya başladı. Başıyla sonu alakasız olan, ilerlemiş görünen ama aslında yerinde sayan ve aynı noktadan hiç çıkamayan bir hale geldi. İlk sezondaki gibi yedirilmeye çalışılan dedektiflerin özel hayatının derinliği hiç ilgi çekmedi. Amelia bile başlarda heyecanlandırmasına rağmen bomboş bir şekilde dizide dolandı durdu. Kitabı için ilgi çeken başrol karakter olduğunu da pek düşünmüyorum açıkçası.

Bu sezonu izlerken fazlaca ele ayağa düşmesi sebebiyle eleştirdiğim ilk sezonun daha güzel olduğuna karar verdim ama favorim hala olay örgüsü, gerçekçilik, karakter derinliği ve gelişimi açısından 2.sezon. Hala fark edilmemiş ve az bir kitle tarafından beğenilmiş olması da güzelliğini korumadaki en önemli etken. Çünkü günümüzde gerçeklik çok az ve öz insanın ilgisini çekiyor. İnsanlar daha çok yaşayamadıkları ve yaşayamayacakları hayatları izlemeyi seviyor gibi.

Özetle 3.sezon; boş, katmanlı zaman anlatımını beceremeyip kendini öldüren, ilk 2 zaman katmanının bomboş heyecansız hale geldiği başarısız bir deneme olmuş. Çok daha ağır bir konu seçip hepimizi koltuğumuza çivileyebilecekken gerçeklikten uzak ve hiç ilgi çekmeyen bir kurgu ve senaryoyla 2 yıllık beklentileri boşa çıkarmış. Anlamsız Amelia karakteri, ilk sezon özentisi olan zaman atlamaları, her şeyi son bölümde itiraf etme klişesine düşen ve ‘o zaman biz neden 7 bölüm izledik’ dedirten yardımcı kötü karakter, 2.sezondan itibaren sanki yanmış da yeniden yazılmış gibi duran ve gerçek hayatta olsa 1 ayda çözülebilecek bir vaka bu sezonu dizinin en kötü sezonu yapmaya yetiyor.

  • 8/10
    Yönetmenlik - 8/10
  • 7/10
    Diyaloglar - 7/10
  • 6.5/10
    Kurgu - 6.5/10
  • 8.5/10
    Sinematografi - 8.5/10
  • 9/10
    Kostüm-Dekor - 9/10
  • 6.5/10
    Senaryo - 6.5/10
  • 8/10
    Oyunculuklar - 8/10
7.6/10

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest