MOLLY’S GAME – İNCELEME

Birkaç sene önce annemin bahsettiği ‘Poker Prensesi’ olarak bilinen Molly Bloom’u filmden önce duyanınız belki vardır. Duymayanlar içinse kim olduğundan kısaca bahsedeyim. Molly Bloom, kayak eğitmeni bir anne ve psikiyatrist bir babanın 3 çocuğunun en büyüğü olarak 1978’de doğmuş. Tüm dünyada tanınmasını sağlayan ilk işi olimpiyat oyunlarında serbest stil kayak yarışları olsa da üst üste yaşadığı başarısızlıklar sebebiyle kayağı bırakmış ve Siyaset Bilimi okumaya başlamış. Hayatının asıl dönüm noktası ise 2003’te okul masraflarını çıkarmak için Los Angeles’a taşınması. Burada barda işe başlayan ve daha sonra ünlü bir organizatöre kişisel asistanlık yapan Bloom; organizatörün ünlüler için düzenlediği poker partilerine iyice hakim oluyor ve büyük otellerde kendi poker partilerini organize etmeye başlıyor. Bu süre zarfında tutuklanmaktan darpa kadar birçok kötü olay yaşayan Bloom en sonunda denetimli şekilde serbest bırakılıp herkesçe tanınmasını sağlayan kitabını yazıyor.

Flash-back sahneler üzerinden ilerleyen film; kendini savunan ve ünlü camiyada büyük işler yapan bir kadının hikayesini anlatması açısından Erin Brokovich’e benzetilebilir. Fakat Molly ve Erin çok farklı kulvarlarda ilerleyen iki kadın.

Molly’s Game yönetmeni olan Aaron Sorkin’in ilk yönetmenlik denemesi ve bence başarılı denebilecek bir ilk film. Teknik açıdan akılda kalıcı sahne geçişleri, katmanlı hikaye anlatımı, beyin yakıcı kurgusu yok. Oldukça ilginç bir hikayeyi, hikaye anlatımına odaklanarak diyaloglar ve monologlar üzerinden anlatan bir yapım, hemen hemen herkese hitap ediyor ve izlemesi kolay.

Aaron Sorkin’in daha ilk denemesi olduğu için belli bir tarzı olmaması da doğal. Tarz derken akımdan değil; içerik, işleyiş sırası ve kurgu ya da renk kullanımı açısından kendini tanımamıza yardımcı olabilecek detaylardan bahsediyorum. Yine de dediğim gibi, izlerken hiç sıkmıyor ve kendinizi Molly’nin hikayesindeki bir sonraki adımı beklerken buluyorsunuz.

Hikayenin başındaki ve sonundaki monologlar güzel. Molly’nin geçmiş hayatını ve amaçlarını anlamak için ikili diyaloglarda gözümüze sokulan, karakter temellendiren konuşmalardan uzak durulmuş. Her zaman bir karakteri, amacını ya da onun yaşadığı bir olayı anlatmak için ikili diyaloglar arasına zorla sıkıştırılan bilgi selini senaryodaki utanç verici bir hata olarak görmüşümdür. Neyse ki bu filmde öyle bir hata yapmamışlar.

Molly Bloom’un gerçek hayat hikayesine bakarsak oyuna gelen ünlüler arasında Tobey Maguire, Leonardo DiCaprio, Alex Rodriguez ya da Ben Affleck gibi oldukça tanınan isimlerle karşılaşıyoruz ama takdir edersiniz ki filmde ne isimleri ne de kendileri görünüyor. Yalnızca Michael Cera’nın canlandırdığı Player X adlı karakterin Maguire ya da DiCaprio olduğunu düşünüyoruz o kadar. Onun dışında adı bariz olarak sunulan hiçbir ünlü yok.

Renk kullanımı da üzerinde fazla durulabilecek bir olgu değil. Flash-backler ve günümüzdeki sahneleri bazen karıştırıp avukatın varlığı sayesinde ayırt etmiştim. Sepya veya siyah beyaz bariz renk farkı tabi beklemiyoruz ama müzik ya da tonlamanın sıcaklığı açısından biraz daha bariz sahneler izleyebilirdik.

Oyunculuklara bakarsak Jessica Chastain yine ona olan sevgimizi boşa çıkarmamış. Günümüzün en yetenekli kadın oyuncularından biri oluğunu düşünüyorum. Oyunculuk kariyerine ne kadar geç başlamış olursa olsun onu izlemek her filmde ayrı güzel oluyor. Molly Bloom rolünü de kendine gerçekten çok iyi yakıştırmış. Avukatı ve savcılarla konuştuğu sahnedeki pişmanlıkları, sıkılgan halleri ve kendini suçlu görmesi oldukça gerçekçi. Idris Elba’yı ise ayakta yaptığı klasik klişe savunucu avukat konuşması hariç iyi buldum. O konuşmayı da kendimi kaptıramadığım için beğenmedim. Daha iyi tiradlar izledik ve bence bu filmde de daha iyi bir sahne izleyebilirdik. Kevin Costner kavgalı baba rolüne yakışmış. Filmde hem çok fazla hem de çok az oyuncu vardı. Her biri 2-3 dakika görünen o kadar fazla sayıda oyuncu vardı ki; hepsinden tek tek bahsetmek çok gereksiz. Genel anlamda bariz kötü rol yapan bir oyuncu yoktu.

Beğenmediğim kısımlar birkaç diyalog sahnesi. Zaten film hikaye ve diyalog üzerine olduğu için odaklanmamız gereken kısımlar da buralar. Avukat rolündeki Idris Elba’nın Molly’yi savcılara karşı savunurken konuşma yaptığı sahne biraz klişe. Ayağa kalkıp bağırmak yerine oturduğu yerden de etkileyici bir konuşma yapabilirdi. Kendisini pek sevmesem de Nicholas Cage’nin Lord of War filminde yaptığı efsane konuşma gibi bir sahne izleyebilirdik. Parktaki 3 dakikalık terapi konuşması ve illa ki konulması gereken aile ve babayla barışma sahnesi hem iyi hem kötüydü. Babayı baştan beri alttan bize tanıtmaları açısından böyle bir sahne geleceğini bekliyorduk bu açıdan iyi; kardeş kıyası ve aile içi travmaların karakteri etkilemesi açısından yapılan konuşma ise klişe. Belki Molly Bloom’un kitabında ve hayatında da bu tarz bir konuşma vardır fakat yine de biraz klişe olduğunu düşünüyorum.

Molly’s Game genel anlamda bakarsak boş zamanınızı değerlendirebileceğiniz oldukça hareketli geçen bir biyografik film. Sıkıcı değil. Bir kadının ne kadar akıllı olabileceğini bize gösteren başarılı yapımlardan biri, gerçekten Molly Bloom’un azmine gülümsememek elde değil. Başka bir hayat seçse onda da çok başarılı olacağını bize anlatan başarılı, zeki ve azimli bir kadın.

  • 6/10
    Yönetmenlik - 6/10
  • 7/10
    Diyaloglar - 7/10
  • 7/10
    Kostüm-Dekor - 7/10
  • 5/10
    Müzikler - 5/10
  • 6/10
    Kurgu - 6/10
  • 5/10
    Sinematografi - 5/10
  • 7/10
    Oyunculuklar - 7/10
  • 6/10
    Senaryo - 6/10
6.1/10

Özet

+Oyunculuklar
+Hikaye anlatımı
+Baştaki ve sondaki monologlar
-Hollywood filmi olmaktan öteye gidememesi
-Klişe diyaloglar
-Akılda kalıcı olmayan müzik seçimi
-Sahne geçişlerindeki bariz olmayan renk kullanımı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest