ŞAHSİYET 10, 11 ve 12. BÖLÜMLER – İNCELEME (FİNAL)

Son üç bölümü görene kadar yalnızca ‘çok iyi’ bir diziydi Şahsiyet. Belli bir tarzı vardı, Haluk Bilginer vardı, Kambura vardı ve Hakan Günday’ın şahsiyet kazandırdığı bir gizem öyküsü vardı. Onur Saylak da dizinin atmosferini öyle güzel kurmuştu ve öyle güzel sahnelerle sunmuştu ki hikâyeyi, dizi çok iyiydi. Ancak son üç bölümü gördükten sonra tamamen farklı bir Şahsiyet’ten söz edebiliriz. Son üç bölümü, yaklaşık son üç buçuk saati ile Şahsiyet ‘çok iyi’ bir dizi olmaktan sıyrılıp bir şahesere dönüştü.

Türk televizyonlarında izleyemeyeceğimiz, cesur, politik, sert bir hikayeyi suratımıza çarptı Şahsiyet. Bunu o kadar klas yaptı ki, son üç bölümde ağzımız açık izleyebildik sadece. Agah Beyoğlu ve seri cinayetleri Kambura ile kesişti; Nevra ve Ateş’in hikayesi Kambura ile kesişti; Firuz ile Sefa’nın hikayesi Kambura ile birleşti; sıkça eleştirdiğimiz Deva ve arkadaşları bile Hakan Günday’ın yarattığı inanılmaz kurguda anlam kazandı ve devleşti.

Hakan Günday ve Onur Saylak, “anlatmamız gereken bir hikaye var,” dediklerinde yalnızca bir suç öyküsü izleyeceğimizi sanmıştık. Ancak onların derdi yalnızca bir suç öyküsü anlatmak değil; sert ve cesur bir Türkiye alegorisi yaratmak olmuş. Gemide’yi de anarak söyleyebiliriz ki, ‘Bir memleket gibidir Kambura.’

Kambura öyle bir yer ki, kazdıkça dahasını buluyorsun; daha da çamura ve pisliğe batıyorsun. Her taşın altında, her evin içinde apayrı bir pislik; bir kokmuşluk var. Dışarıdan bir cennet görünen bu sakin taşra kasabası; aslında hiç de göründüğü gibi değil; tıpkı memleket gibi. Öyle bir yer ki Kambura; çocuk tecavüzcüsü olmayan içerisinde barınamıyor. Öyle bir yer ki Kambura, insanları yakarak öldürebilen katilleri içerisinde barındırıyor. Hakan Günday hiçbir şekilde hikayesinin hafifletmiyor; aksine daha da sertleştiriyor her geçen dakikada bu son üç buçuk saatte. Gerçekleri, aslında var olan ancak kimsenin anlatmaya cesaret edemediği trajedileri suratımıza hiç de korkmadan çarpıyor; karakterlerine söyletiyor ve kalemiyle bizleri sarsıyor. Yalnızca çingene olduğu için ‘tecavüzcü’ zannettiğimiz insanların masumiyetini seriyor gözler önüne; okuyup koca adam olmuşlarınsa kokuşmuşluklarını. Tüm bunları bürokrasinin yozlaşmışlığı içerisinde sunuyor; medyanın iki yüzlülüğü içerisinde.

Yarattıkları her karakter ve sahne politik bir duruş aslında Günday ve Saylak için. Agah Beyoğlu bir karşı çıkış, varolan düzene. Final sahnelerinde Agah Beyoğlu’nun ağzından hukuk ve adalet kavramlarını sorguladıkça Nevra gibi sarsılıyoruz ve hatırlıyoruz: Çünkü bunların hepsine her gün tanık oluyoruz ve kılımızı bile kıpırdatmıyoruz. Firuz bizlere sesleniyor: “Bir milli maç olur ve her şey unutulur.” Hafızamızdan siliyoruz Reyhan’ı ve diğerlerini.

Ancak Şahsiyet bizlere hatırlatıyor. Agah Beyoğlu, unutma hastalığına yakalansa da Reyhan ve nicesini unutmamayı seçecek kadar “şahsiyetli” bir karakter. Bu ironiyi gözümüze sokuyor Günday ve Saylak. Dizilerini de tatmin edici bir sonla bitiriyorlar. Geride hiçbir açık kalmayacak şekilde; tanımını yaptıkları adaletin nasıl vuku bulması gerektiğini açıklayarak. Politik duruşları, Agah Beyoğlu monologları, Kambura hikayesi ve nice ince detayıyla, Şahsiyet uzun zaman unutulmayacak bir şaheser olarak aramızdan ayrılıyor.

Bu mükemmel finale tanıklık etme gururu da bizlerin oluyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest