ALT TARAFI DÜNYANIN SONU – İNCELEME

Sadece adını duyduğunuzda bile, kendisini merakla bekleten filmler vardır. Genç yönetmen Xavier Dolan’ın çok tartışılan ve izleyicileri ikiye bölen filmi It’s Only the End of the World (Alt Tarafı Dünyanın Sonu) da yalnızca ismiyle bile izleyiciyi kendisine çekmeyi başarabilen filmlerden biri.

Film, 34 yaşında ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendiğimiz ana karakterimiz Louis’in, 12 yıl önce terk ettiği aile evine, öleceğini haber vermek üzere geri dönüşünün ardından yaşadığı bunalımları konu alıyor. Jean Luc Lagarge’ın yazdığı tiyatro oyununu sinemaya uyarlayan Xavier Dolan, belki de kariyerinin altından kalkması en zor işine imza atıyor. Böylesine bunalımlı ve de manevi bir konu, daha önce meslektaşları tarafından sıkça ele alınmıştı çünkü. Inarritu’nun Biutiful’unda hayatın anlamını sorgulayan hasta adamı, Angeloupolos’un Sonsuzluk ve Bir Gün’ünde aynı şekilde ölümle kucaklaşmaya çalışan bir yazarı oldukça olgun ve de etkileyici bir şekilde izledik. Dolan bizlere yeni şeyler sunmayı vaat etse de, ne yazık ki öncekilerin izinden gidemiyor ve kendisini bir çıkmazın içinde buluyor.

Film, Louis’in havaalanında seyahate çıkmadan önce yaptığı monologla açılıyor. Kısaca hastalığından, ailesinden ayrılığından ve şimdi de geri dönüş kararından bahseden Louis’in, ölümü kabullenmişliğini donuk bakışlarından anlayabiliyoruz. Ailesinin evine giderken gezdiği sokaklarda gördükleri, onu geçmişe götürüyor ve evden ayrılışı onun için bir pişmanlık haline dönüşmeye başlıyor. Dolan, Louis’i bir guguk kuşuna benzetiyor ve film boyunca da arkadan usul usul kulaklarımıza gelen saat seslerini filmin zirve yaptığı noktalarda doruğa ulaştırıyor ve imgesini bizlerin gözüne sokuyor.

Louis eve girdiği andan itibaren, terk ettiği ailesinin mental olarak çok da sağlıklı olmadığını görüyoruz. Anı yaşamak isteyen deli dolu bir annenin, evi terk eden küçük oğluna duyduğu hasret ve onun gelişi için binbir türlü hazırlığı yapıyor oluşu; Louis’in belki de bebekken terk ettiği küçük kız kardeşi Suzanne’ın hiç tanımadığı abisiyle karşılaşmak için duyduğu heyecan; gidişinden beri bir hayal kırıklığı içerisinde ailenin tüm sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmış büyük erkek kardeşi Antoine’ın gözlerindeki nefreti; bizleri bir aile trajedisine tanıklık edeceğimiz konusunda uyarıyor. Zira, Louis eve girmeden önce de kavga etmeye başlıyorlar ve filmdeki bu gürültü, kavga film boyunca sürüyor.

Louis, karakter olarak sessiz, daha çok dinleyici birisi olarak yazılmış durumda. Bunu, sürekli ona söylenen ‘iki kelimelik insan’ benzetmesinden de anlayabiliyoruz. Ağabeyi Antoine ise, kendi tabiriyle, konuşmayı ve dinlemeyi sevmediği için konuşmayan biri ancak dışarıdan hiç de öyle gözüken biri değil. Küçük kardeşinin hayatını yaşamak için evi terk etmesi gibi radikal bir kararın altında ezilen ağabey, küçük kardeşinin yaşadığı hayata duyduğu kıskançlığın yanında, yapmak zorunda olduklarının getirdiği yükle birlikte Louis’e büyük bir kızgınlık içerisinde. Louis’in gelişi onun için oldukça manasız, ve yıllar boyunca zar zor kurduğu otoritenin de yıkımı anlamına geleceği için, Louis’in gelişi onu hiç de memnun etmiyor.

Antoine’in eşi Catherine (Marion Cotillard) ise ailedeki en sessiz sakin kişi. Herkese olumlu bakmaya çalışan, karşıdakinin hislerini çabucak anlayabilen bir karaktere sahip. Daha filmin henüz başında, Louis ile Catherine’in uzun uzun müzik eşliğinde bakışmasından anlayabiliyoruz ki, bu evde Louis’i tek anlayan insan, hastalığı dahil, Catherine. Film boyunca kendisini sözlerle açıklayamıyor oluşu, yalnızca gürültüye ve kavgaya verdiği ürkek tepkilerle tanıdığımız Catherine, Louis’in doğal bir sırdaşı olarak karşımıza çıkıyor ve Louis ne zaman kendi kendine düşüncelere dalıp gitmek gibi bir düşünceyi kafasından geçirse, Catherine karakteriyle olan iletişiminin ardından vazgeçiyor.

Filmde yeni görebileceğimiz hiçbir şey yok. Özgürlük arayan genç, hayattan bıkmış sinirli bir ağabey, çocuklarını koruyup kollamak isteyen bir anne… Daha önce yüzlerce filmde örneklerini gördüğümüz klişeleşmiş karakterlerin hepsini bir araya toplayan Dolan, ne anlatmak istediğini de unutuyor. Filmin ölüm üzerine mi yoğunlaşacağını, aile trajedisi üzerine mi yoğunlaşacağını, Louis’in evi terk etmesine dair duyduğu pişmanlığa mı yoğunlaşacağını anlayamıyoruz. Ardı ardına gelen tek plan, yakın çekim uzun sahnelerin her biri farklı bir temaya sahip. Louis’in yalnız kaldığı anlar bizi geçmişe götürürken, Louis’in eski yaşamına dair duyduğu pişmanlığı ve hayatının sonuna gelmesinin bilincinde, bu haberi ailesine nasıl vereceğine dair duyduğu kuşkuyu anlatırken; aile hep bir arada olduğunda sıradan basit aile üyeleri sürtüşmelerini izlemek zorunda kalıyoruz. Louis’in fırsat kollayıcı bakışları bir süre sonra kabızlığa bağlıyor ve izleyicinin sabrını zorlamaya başlıyor. Ölmeyi kabullenmiş bir karakterin bu kadar kopmuş olduğu aile üyelerine öleceği haberini nasıl vereceğini bir türlü bilemiyor oluşu, biraz manasız gelmeye başlıyor.

İkili diyaloglar o kadar ağır ve anlamsız akıyor ki, bir süre sonra karakterlerin diyaloglara neden başladığını unutuyoruz. ‘Yapay bir doğallık’ ile süslenmiş diyaloglar, izleyiciye bir şeyler anlatmanın o kadar derdinde ki, bizleri gerçekten de bir tiyatro eseri izliyormuşuz gibi hissettiriyor. Halbuki Dolan, karakterlerin belki de göğüslerinin altını dahi hiç göstermemesiyle, yakın plan surat çekimleriyle onları anlamlandırmamızı, empati kurmamızı ve nasıl hissettiklerini hissetmemizi istiyor. Ancak bu çekimler için yarattığı karakterler ve karakterlere yazdığı diyaloglar, filmin amacına hiç de hizmet etmiyor. Çünkü belki de Catherine karakteri hariç hiçbir karakterin derinliği yok, karakterlerin neyi neden yaptığını anlamakta güçlük çekiyor, yalnızca tahmin edebiliyoruz. Dolan, ne anlatmak istediyse onu anlatamıyor şüphesiz. Bitmek bilmeyen yüzeysel, farklı olmaya çalışmış diyalogların eşliğinde sürekli karakterlerin suratındaki bunalımı görmek, izleyiciyi sıkıyor.

Film, böylesine derin bir konuyu, yüzeysel olarak ele alıyor. Yaşama, kırgınlıklara, pişmanlıklara, ölüme olgun bir bakış atabilmekten oldukça uzakta; daha çok bir gençlik filmi havasına kolayca bürünüyor. Dolan, üniversite yıllarında bu filmi çekmiş olsaymış, belki de izleyiciden bu kadar olumsuz tepkiler almıyor olacaktı. Çünkü yarattığı karakterlerle, yazdığı diyaloglarla, verdiği özgürlük ve hayatın anlamı mesajlarıyla yalnızca bir üniversite genci heyecanında irdeleyebiliyor hayatı ve ölümü. Film boyunca neredeyse hiç varoluşsal bir mesele üzerine yoğunlaşmış sahne göremiyoruz, yalnızca karakterlerin trajedileri üzerinde çalışılıyor. Ölümü kendisine konu edinen bir film için varoluşsal meseleler üzerine yoğunlaşamıyor olmak büyük bir eksiklik.

Alt Tarafı Dünyanın Sonu, anlatmak istediğini izleyiciye aktaramamış, yarattığı yüzeysel sorunlarda takılı kalıp içinde boğulmuş, olgunluktan oldukça uzakta bir film. Bir yaz akşamı, üniversite kampüsünde bu filmi izlemiş olursak belki filmden keyif alıyor olabiliriz ancak, film kesinlikle tüm yaş kitlelerine hitap edemiyor. Çünkü Dolan’ın hayata bakışı halen gençlik heyecanıyla dolu, olgunluktan çok uzakta. Bizim de bu varoluşsal olgunluğu, Inarritu’nun Biutfiul’unu ve Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün’ünü izleyerek kapatmaktan başka çaremiz kalmıyor.

 

Puan
  • 7/10
    Yönetmenlik - 7/10
  • 5/10
    Senaryo - 5/10
  • 6/10
    Kurgu - 6/10
  • 7/10
    Müzikler - 7/10
  • 7/10
    Sinematografi - 7/10
  • 8/10
    Oyunculuklar - 8/10
6.7/10

Özet

+ Yakın plan çekimler
+ Müzikler
+ Kaliteli oyunculuklar
– Karakter eksikliği
– Filmin anlatmak istediğini anlatamayışı
– Yüzeysel diyaloglar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest