PARIS, 13TH DISRTICT (LES OLYMPIADES) – İNCELEME #filmekimi2021

Jacques Audiard’ın 2021 Cannes’ında Altın Palimiye için yarıştığı filmi Paris, 13th District, temeline klasik fransız sinemasında örneğini sıklıkla gördüğümüz arkadaşlık öyküsünü ve romantizmini koyuyor. İç içine geçmiş birbiriyle kimi zaman bağlantılı, kimi zaman tamamen kopuk ilişkileriyle dört arkadaşın birbiri etrafında dönen arkadaşlıklarının, aşklarının modern Fransız sokaklarında ilerleyen sade öyküsü Paris, 13th District’in bütünüyle özeti.

Normalde ‘birden fazla insanın kesişen hikayelerinin öyküsü’ şeklinde tanımlanabilecek dramatik kurguları her zaman büyük bir beklentiyle izlemeye başlarım ki bu benim sinema zevkime fazlasıyla hitap eden bir temadır. Ancak Audiard, inşa etmiş olduğu kurguyla filmin başından sonuna beklentilerimin hiçbirini karşılayamadı. Çünkü Paris, 13th District darmadağınık, içerisinde yenilikçi hiçbir şey barındırmayan, yalnızca festivallere hitap edecek tipik bir Avrupai dramadan bir adım öteye bile gidemiyor. Ne filmin içerisinde barındırdığı karakterler, ne bu karakterlerin birbirleriyle kurmaya çalıştığı sözde gerçekçi bağlar, bunların hiçbiri bu filme değer katmıyor. Çünkü o kadar sıradanlar ve klişeleşmiş entelliğe sıkı sıkıya bağlılar ki, film boyunca ‘ee, acaba ne zaman yeni bir şeyler söylemeye başlayacak film?’ diye düşünmeden edemedim doğrusu.

Paris, 13. Bölge (2021) | MUBI

Aslında daha önceki Titane yazımda da belirttiğim gibi, Avrupa sineması, ve hatta özelinde Fransız sineması için konuşacak olursak bu kıta ekolü kendini fazlasıyla tüketmiş durumda. Çok fazla yıllardır çok fazla sayıda aynı Paris, 13th District’te olduğu gibi romantizm, aşk, cinsellik üçgeninde akan filmler ortaya çıktı ki, ne anlatım tarzı bakımından, ne de yaratılan karakterler bakımından risk almaya tenezzül bile etmiyor çoğu yönetmen. Çünkü bu bahsetmiş olduğum kemikleşmiş tarzın özelinde çok sayıda ‘iyi’ diyebileceğimiz filmin (ki bu filmler ilk çıktıkları zaman öncüllerinden farklı olduğu için güzellerdi) izlediği yol o kadar risksizdi ki, neden yeni bir anlatımla katıldıkları festivallerde izleyiciyi ikiye bölmek istesinler ki? İşte aslında sinemanın temel misyonunu Avrupa özelinde bir çıkmaza sokan genel sorun da bu. Daha önce binlerce kez izlediğimiz sade hikayeleri, risksiz romantizmleri, çıkmaza giren ikili ilişkileri, modern toplumda var olmaya çalışan gençlerin post-modern dertlerini yeniden, yeniden ve yeniden izleyip duruyoruz film boyunca. Hatta öyle ki, film bu tarzın da gerisine gidip bir de romantizmi tamamen cinsellik özelinde irdelemek gibi tamamen tek taraflı bir bakışı izleyicisine dikte ediyor. Yani izlediğimiz bu dört hikaye, birbiri arasında sürekli gidip gelen bir cinsel gerilimin, sosyal sorunlarla ve toplumsal kabullerle örülmüş olduğu tipik bir drama. Film boyunca karakterlerin hiçbirisiyle bağ kuramıyor oluşumuzun temel sebebi aslında bu karakterlerin gerçekçi olmayışı değil, bu karakterlerin artık bize bir şey hissettirmeyişi. Bu film olmasaydı, sinemadan, sinemayı da geçtim özellikle bu türdeki filmlerin yaratmış olduğu mirastan ne eksilirdi ki?

Paris, 13th District • New Zealand International Film Festival

Dört karakterin de iç dünyasını hem ayrı ayrı, hem de dördün ikili kombinasyonlarıyla birlikte izliyoruz ve anlamaya çalışıyoruz. Evet, karakterlerin sunuluşu kimi zaman estetik, kimi zaman izlemesi keyifli olsa da bütününde baktığımızda film bittiği andan itibaren izleyici üzerinde hiçbir etkisi olmayan yavanlıkta. Ancak bu durumdaki temel sebep oyunculukların sıradanlığı değil, ki Nora karakterini canlandıran Noémie Merlant (Portrait of a Lady on Fire) yine tümüyle ekranı domine eden bir oyunculuk sergilemiş, yazı boyunca tekrar tekrar belirttiğim gibi hikayenin sıradanlıktan kendi kendini yiyip bitiriyor oluşundan ötürü.

Tüm bunların yanında bir de bu hikayeyi siyah-beyaz anlatmak gibi bir tercihin sebebini de sorguluyorken buldum kendimi film boyunca. Gerçekten, neden? Bir filmi siyah-beyaz anlatmaktaki temel motivasyonların hangisine bu filmde rastlayabiliyoruz? Bir dönem filmi değil, hatta modern Fransa’nın bir tasavvuru. Soluk bir atmosfer yaratmak isteyen bir film değil, tam tersine karakterlerin canlılığıyla ayakta kalmaya çalışan bir film. Sinematografik ya da kurgusal kusurları gizlemek isteyen amatör bir yönetmen de izlemiyoruz ki bahsettiğimiz isim Altın Palmiye’li Jacques Audiard. Renkli olmayan hayatları izliyor olduğumuz motivasyonu bu tercihi açıklayabilecek tek seçenek olmalı. Ama bir dönüp tekrar bakıyorum… Gerçekten renkli olmayan hayatlar mı, yoksa kasıtlı olarak renksizleştirilen hayatlar mı izlediğimiz? Tüm duygusal çıkmazlar, varoluşsal kaygılar, basite indirgenmiş diyaloglar, kenar mahalle öykücükleri… Kağıt üzerinde tatmin edici duran tüm bu unsurlar filmde gerçekten doğal duruyor mu? Bence hayır… Bu yüzden de filmin siyah beyaz oluşunu da anlamlandıramıyorum.

Sonuç olarak Paris, 13th District iç ısıtan bir öykü anlatmak isterken fazlasıyla soğuk kalmış, Paris je t’aime olmak isterken Paris je t’aime’nin sadece birkaç dakikalık kısmı olabilmiş, ne romantizme ne arkadaşlığa ne de sinemaya yeni hiçbir yeni şey söyleyemeyen çiğ, sıkıcı, klişe ve kendini bulamamış bir film. Audiard sineması Dheepan ile girdiği bunalımdan hala çıkabilmiş değil ve belki de bunun sebebi artık Audiard’ın anlatacak yeni hiçbir şey bulamamasına rağmen film çekmeye devam edişi… Böyle olunca da, ortaya sadece entellerin, festivallerin de Fransız sineması aşıklarının Kavak Yelleri’si olabilecek kadar basit ve risksiz bir yapım çıkıyor.

Puan
  • 6.5/10
    Yönetmenlik - 6.5/10
  • 4/10
    Senaryo - 4/10
  • 4/10
    Kurgu - 4/10
  • 7/10
    Sinematografi - 7/10
  • 7.5/10
    Oyunculuklar - 7.5/10
5.8/10
Sending
User Review
4.5/10 (1 vote)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.