İçeriğe geç →

THE SQUARE (KARE) – İNCELEME

2017 yılının Altın Palmiye ödüllü filmi The Square (Kare) bizleri uzun yıllar unutulmayacak sarsıcı bir komedinin içine hapsediyor. Bir önceki filmi Force Majeure (Turist) ile dünya çapında bir üne kavuşan Ruben Östlund, bu ününü daha da ileriye taşıyacak, adından sıkça söz ettirecek bir filme daha imza atıyor.

The Square, bir filmden öte, bir romanın görselleştirilmiş hali. Belki de yıllar sonra üniversitelerde ders olarak okutulacak göndermelere, sekanslara sahip çok yönlü, eleştiri ve hiciv unsurlarıyla konusunu ilgi çekici kılan, orijinal bir yapım. İsveç toplumu üzerinden endüstrinin gelişmesiyle ortaya çıkan yeni hayat tarzlarının ve sosyolojik evrimin bizlere 2,5 saatlik satirik bir anlatısını sunan Östlund, yer verdiği ögelerle, kullandığı tekniklerle ve kesinlikle her saniyesinde bir anlam barındıran katmanlı hikayesiyle her şeyden önce bir sanat eserinin karşılığı oluyor.

The Square, sanatı eleştiren bir sanat yapımı. Günümüzde sıkça rastladığımız, vasıfları yalnızca toplumun ‘şanssız’ kesimlerini, alt tabaka olarak görmekten beslenen, ‘şanslı’ doğmuş insanların bomboş hayatlarını ve bu bomboş hayatları üzerinden yarattıkları; kendilerinin bile anlamlandıramadığı normlarından ibaret olan saçmalıklarını anlatan bir film… İğdeli anlatım tarzlarıyla, dikkat çekici giyimleriyle ve tam olarak ‘ne yaptığı’ belli olmayan eserleriyle ‘modern’ kisvesi altında sanat yaptığını zanneden, toplumdan ve insanlıktan oldukça uzakta, kendi yağlarında kavrulan insanların eleştirisi…

Östlund, filme tam olarak da böyle başlıyor. Bir modern sanat galerisi ‘küratörü’ olan baş karakterimiz Christian’ın, müzenin internet sayfasında bir sanat eseri hakkında paylaştığı yazıların açıklanmasını isteyen bir gazetecinin şaşkınlığı ile filme dahil oluyoruz. Christian, ilk sahnelerden gördüğümüz üzere, dikkat çekici giyim tarzıyla ve ‘entel’ gözlükleriyle bizlere tam olarak kafamızda ‘şema’ olarak yer alan enteli temsil ediyor. Gazetecinin anlamadığı paragrafın açıklamasını istediği sahnede, sayfada yazılan yazıdan kendisinin de hiçbir şey anlamadığını öğrendiğimiz vakit, filmin anlatım tarzının bolca hiciv ve komedi unsuruyla ilerleyeceğini görüyoruz. Bu, böylesine eleştirel ve sert üsluba sahip bir film için oldukça yerinde bir tercih. Östlund, eleştirinin en güzel yönünün hicvetmek olduğunu görüyor ve tüm kurgusunu durum komedisi üzerine inşa ediyor. Christian’ın imajı için insanların hayatları üzerinde inşa ettiği absürtlükler, filmin manifestosunun temel dayanakları oluyor.

Christian için imaj her şey. Christian insanlara yalnızca insanlar varken yardım eder, Christian yalnızca etrafta birileri varken iyiliksever bir insandır, Christian şu anda sokakta birbirini hiçe sayarak yürüyen yüz binlerce insandan yalnızca bir tanesidir. Yardım kuruluşları hakkında bilgi vermek isteyen insanları görmezden gelir, yalnızca zorunda kaldığı anlarda diğer insanların iyiliğine bir şeyler yapmayı tercih eder, kültürel olarak üst seviyede olduğunu insanlara kanıtlamak için süslü cümleler kullanır, sürekli dış görünüşüne dikkat eder, ‘gülünç’ duruma düşeceğini düşündüğü her durumda kendisini kabuğuna çeker… Christian, Östlund için sokakta yürüyen herhangi bir insandan yalnızca bir tanesidir.

Östlund, modern insanı ve günümüz toplumsal problemlerini modern sanat eleştirisini merkezine alarak izleyicisine aktarıyor. İsveç’in sokaklarında film boyunca sık sık rastladığımız mültecilerin acı verici yaşamlarının arasında Christian’ın ‘oldukça büyük’ problemleriyle uğraşıyoruz. Yoksul ve yardıma muhtaç insanların çoğunlukta olduğu yerleşim yerlerini ‘tehlikeli’ olarak nitelendiren Christian, film ilerledikçe yok olan imajıyla beraber yeniden insanlığını bulmaya zorlanıyor. Film boyunca yaptığı her hareket sonucunda, trajikomik bir şekilde hayatını alt üst eden Christian, filmin sonlarına doğru yaptığı bir video çekim itirafıyla, aslında Kare’nin içinde olması gereken kişinin kendisi, ve kendisi gibi olan herkes olduğunu fark ediyor.

Çünkü modern toplum böyledir. Alt sınıf diye bir sınıf yaratır, onlara canavar gözüyle bakar, onları küçümser ve kendi gibi olanlarla bir olup dünyayı yalnızca kendi gözlüklerinden, yani tepeden görürler. Her koyun kendi bacağından asılır modern dünyada. Vahşi bir hayvan, sizin oturup yemek yediğiniz bir salona daldığında bile, kendisine zarar gelmedikçe bir sorun görmez. Hatta bu durumla eğlenir bile. Yardım çığlıklarına kulak asmaz, cesaret edemez, çünkü korkaktır. Yardım ettiği için kendisine bir zarar gelmeyeceğinden emin olduğundaysa, en kahraman kendisi olur. Linç etmek için fırsat kollar, çünkü kalabalığın içinde fark edilmeyecek kadar çoksa insanlar eğer, ancak o zaman ortaya çıkar.

Film boyunca modern toplumun içerisinde kendisini çok önemli zanneden insanların etrafında izleyiciyi gezdiren Östlund, karşı fikirlerini izleyiciye aktarmak için de oldukça detaylı bir kurgu izliyor. Normal olan insanları absürtlüklerle eşleştirme yoluna giden Östlund, sanatı ve ‘aydın’ları bu yolla hicvediyor. Süslü, entel kalıpların kullanıldığı her sahneyi absürtlüklerle mahveden ve kesinlikle tartışılan şeye dikkat bile çekmeyen Östlund, modern toplumla dalga geçiyor. Kimi zaman rahatsızlığı yüzünden ağzına geleni söyleyen bir karakteri bizlere gösteriyor, kimi zaman çocukların ‘aklı başında’ bireyler olarak tasvir ediliyor olmasından güç alıyor, kimi zaman normal insanların evinde ‘maymun’ besletiyor… Bir maymunla bile iletişim kurabiliyorken, kendisini toplumun üstünde gören insanlarla iletişim kurma konusunda çekilen güçlüğü, sinir bozucu diyaloglarla süsleyerek ironiden de yararlanıyor.

Bununla yetinmeyip, son zamanlarda mizah dergilerinin cesur paylaşımlarıyla gündem yaratan ifade özgürlüğü meselesine de kendi bakış açısıyla yaklaşan yönetmen, küçük bir kız çocuğunun ‘güvenli’ olması öngörülen Kare’nin içerisinde patlatılmasıyla tartışmaya açık bir sahne yaratıyor. Yalnızca dikkat çekmek için ifade özgürlüğünün sınırlarıyla oynayan ‘aydın’ kesimin aslında ne yapmak istediğinden oldukça habersiz olduğunu görüyoruz. Ve film bizlere, ifade özgürlüğünün ne olduğunu ve sınırlarının nasıl olması gerektiğini sorgulatıyor.

Gösteriş için yaşayanları, gösterişli bir şekilde anlatan The Square, müzik seçimleri ve kamera kullanımıyla kesinlikle uzun zamandır teknik anlamda gördüğüm en üst düzey filmlerden biri oluyor. Her sahnesinde ustaca, hatta bir ‘sanat eseri’ güzelliğinde kullanılan kamerayla Christian’ın trajikomik hikayesine tanıklık etmek, kesinlikle ölmeden önce tecrübe edilmesi gereken bir macera. Görüntüler o kadar şahane ki, sahnede gördüğümüz her şeyin bu kadar estetik görünüyor olması bizleri gerçek sanatın ne olduğu konusunda ikilemde bırakıyor. Renk kullanımı, dekor seçimi, kamera ve ışık kullanımıyla belki de teknik anlamda sinemanın en güçlü örneklerinden birini ortaya çıkaran Ruben Östlund, yalnızca bu yönüyle bile The Square için takdiri hak ediyor.

Her yönüyle, dikkatle incelenmesi gereken, her sahnesiyle eleştiri ve hicivin sınırlarını zorlayan, teknik anlamda ağızları açık bırakan bir film olan The Square, kesinlikle sinema tarihinde uzun yıllar boyunca hatırlanacak ve üzerinde tartışmalar yapılacak olan bir gerçek sanat eseri.

İnsanı, endüstriyel toplumu, bencilliği, kaybolan toplumsal bilinci, ifade özgürlüklerini, modern dünyada insanın yalnızlığını, linç kültürünü, rekabeti, mülteci dramını, varoş hayatları, kısaca günümüz dünyasında kanayan yaralar olan her konuyu kendine has üslubu ve kurgusuyla, detaycı anlatımıyla bizlere aktaran Ruben Östlund, Altın Palmiye’yi sonuna kadar hak ediyor.

 

 

 

Puan
  • 10/10
    Yönetmenlik - 10/10
  • 10/10
    Senaryo - 10/10
  • 10/10
    Kurgu - 10/10
  • 10/10
    Oyunculuk - 10/10
  • 10/10
    Sinematografi - 10/10
  • 10/10
    Diyaloglar - 10/10
10/10

Özet

Her şeyiyle harika olmaya aday bir film.

Kategori: Film İncelemeleri İncelemeler

Yorumlar

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.