İçeriğe geç →

THE NEON DEMON – iNCELEME

Kabul edelim ya da etmeyelim, son dönem sinemasının en önemli isimlerinden biri Nicolas Winding Refn’dir. Yarattığı sıradışı karakterler ve olay örgüleri, harika sinematografisi ile hemen hemen her filminde Cannes’da olay yaratabilen nadir yönetmenlerden. Tarzının orijinalliği onu sıkça tartışma konusu yapsa da, Refn her yeni filminde seyirciye kendini beğendirme kaygısını hiçe saymaya devam ediyor ve bu da onu belki de bu kadar başarılı kılan en büyük etmenlerden biri.

Only God Forgives’in Cannes 2013’te yarattığı şiddetli tartışmaların ardından birkaç yıl sessiz kalan Refn, sessizliğini son filmi Neon Şeytan ile bozdu. Modern dünyanın insani yiyip bitiren (!) güzellik algısını objektifine alıyor. Jesse adında 17 yaşındaki genç bir kızın, manken olma hayalleriyle Los Angeles’a geldikten sonra yaşadıklarını anlatan bir film Neon Şeytan. Kabaca bakıldığında, sıradan, hep gördüğümüz tarzda bir konuya sahip olduğunu görüyoruz. Öyle de. Neon Şeytan, olabildiğince sığ bir konuya sahip, ancak filmin anlatmak istediği bu kadar sığ değil elbette.

Jesse, güzelliğiyle her zaman dikkat çeken birisi. Los Angeles’a geldiğinde de, sahip olduğu ‘saf güzellik’ onu daha ilk günlerden moda dünyasında aranan isimlerden biri haline getiriyor. Kariyer basamaklarını hızlı tırmanışı Jesse için olumlu gibi gözükse de, işler öyle gitmiyor ve Jesse tırmandıkça filmdeki gerilim de biraz daha artıyor. Filmin ‘gelişme’ kısmı diyebileceğimiz, Jesse ve arkadaşlarının sanat şovuna gittikleri sahne, bize epey uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek güzellikte bir görsel şölen sunuyor. Sahnenin bu dehşetli güzelliği içerisinde, karakterler de o kısacık sürede yoğuruluyor ve film aslında bizlere mesaj veriyor: Artık her şey daha kötü olacak. Jesse, kıskanç bakışların etrafında, kendi güzelliğinin farkına varıyor ve kendini beğenmiş bir tavırla sırıtıyor: Ben sizlerden daha güzelim.

Ruj adlarını hep yiyecek isimleriyle isimlendiren karakterlerin var oluşu, aslında filmin sonuna dair en büyük işaret. Güzelliğin yiyecek isimleriyle açıklanması, bizlere beklenen sonu aslında anlatıyor.

Filmin tempo kazanmaya başladığı sahnenin ardından, Jesse’nin büyüleyici güzelliğini gördüğümüz bir fotoğraf çekimi sahnesi izliyoruz. Daha yeni yaşadığımız görsel şölenin etkisinden çıkamadan Refn bizi yeni bir görsel şölenle baş başa bırakıyor. Önceki sahnede hakim olan kırmızı tonlar, yerini altın rengi tonlara bırakıyor ve bizlere altın bir güzellik izletiyor. Bu etkileyici sahneler, Jesse’nin henüz yeni oluşmaya başlayan karakterini de etkiliyor ve Jesse, kendisinden beklenmedik bir şekilde ‘herkes’ gibi olmaya başlıyor. Güzelliğinin farkında ve bu yüzden kendisini toplumun en üst kademelerinde görmeye başlayan, sığ bir kadın haline geliyor. Kendisinin güzelliğine sahiplenici bir tavır takınan lezbiyen sapığı Ruby (Jena Malone) de, Jesse’nin bu değişimini yavaş yavaş fark etmeye başlıyor ve kendi önlemlerini almaya çalışıyor.

Refn, bu noktada Jesse karakterini derinleştirmek adına daha önceki filmlerinden de aşina olduğumuz imgelere bolca ihtiyaç duyuyor. Jesse’nin otel odasında gördüğümüz panter, bizlere Jesse’nin güzelliğinin bir o kadar da tehlikeli olduğunu bas bas bağırıyor. Jesse’nin Los Angeles’a alışma sürecinde yanında gezdirdiği platonik aşığını da, restoran sahnesinde modacısı önünde rezil ediyor oluşu da, bizlerin Jesse karakterinin artık geri dönülemez bir yola girdiğini anlamasına vesile oluyor.

Jesse, modacısının da değimiyle, cam denizinde bir elmas. Bu yüzden de, kendisi gibi manken arkadaşları Jesse’nin bu akıl almaz güzelliği içerisinde kendi yapay güzelliklerini (botoks, silikon, vb.) sorguluyor. Bu sorgulayış onların Jesse’ye olan kinlerini daha da arttırıyor ve filmin beklenen sonuna bizleri hazırlıyor. Bu kıskançlık, cümlelerine de yansıyor. ‘Kim taze et varken ekşimiş süt ister ki?’ Jesse’yi canlandıran genç aktris Elle Fanning de, bu amatörlüğün ardındaki kendini beğenmişliği çok güzel sahneye aktarıyor ve Jesse karakteri yapmacıklıktan kolayca sıyrılıyor.

Film son virajını aldığında, yine Refn bizleri nefis, nefesleri kesen sekanslarla baş başa bırakıyor. Jesse’nin podyuma çıktığı ve “Neon Şeytan” ile tanıştığı sahneler, belki de başlı başına Cannes’da en iyi yönetmen ödülü için adaylık koymaya yetiyor da artıyor. Narsisizm ile yakından bağı olan aynaları bu sahnelerde bolca kullanan Refn, mavi tonlarıyla başlayan sahnede, Jesse’nin Neon Şeytan (kendi güzelliğini fark ettiği aynalar) ile tanışmasından sonra bir anda kırmızı tonlarına geçiş yapıyor ve izleyicinin artık Jesse’nin bir tehlike olduğunu anlamasını sağlıyor. Jesse’nin narsisizmin doruklarında dolaştığı bu muhteşem sahne, Cliff Martinez’in de film boyunca da olduğu gibi inanılmaz müzikleriyle iyice doruğa ulaşıyor. Bitmesini istemeyeceğiniz bir görsel şölenin içerisinde kaybolmayı arzuluyorsunuz.

Demiştim ya, konu oldukça basit ancak onu derinleştiren Refn’in kendine has tarzı ve de karakterleri. Film boyunca bizleri hop oturtup hop kaldıran Refn, gerilimi daha da tırmandırıyor. Motel odasında yaşadığı taciz anından sonra, Los Angeles’taki en yakın arkadaşı (!) Ruby’nin evine giden Jesse, burada da aynı durumla karşılaşıyor. Jesse’yi tamamen sahiplenmek isteyen Ruby, bunu abartıyor ve Jesse ile yakınlaşmak için her türlü yolu deniyor. Ancak Jesse’nin şiddetli karşı çıkışıyla öğreniyor ki, Jesse çevresine dediği yaşta değil ve bakire. Bu noktadan sonra, Jesse artık açık hedef haline geliyor. Güzelliğinden beslenilmesi gereken bir av oluyor Jesse. İflah olmaz bir narsist haline gelen Jesse, bu tehlikenin farkına varamıyor ve daha az önce saldırıya uğradığı evde kalmaya devam ediyor.

Ruby,  reddedilişinden dolayı oldukça kızgın ve de hayal kırıklığı içerisinde iş yerine dönüyor ve burada yine Refn’in bolca tartışılacak bir sahnesinde baş rolü üstleniyor. Jesse’yi elde edemeyen Ruby, çaresizlik içerisinde bu elde edemeyişinden doğan açlığı, bir nekrofili sahnesiyle doyuruyor ve izleyiciyi rahatsız etmekten geri kalmayan birkaç dakika ile başbaşa kalıyoruz. Ruby, artık normlarını yıkmıştır ve onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. Elde etmek uğruna herhangi bir şeyi yapmaya hazırdır ve namlunun ucundaki isim de Jesse’dir.

Jesse, Ruby’nin eve dönüşünün ardından onu oldukça sakin ve soğukkanlı karşılıyor. Ancak kendisini bekleyen tuzaktan habersiz, kaplanların yemi oluyor. Dini göndermelerden de geri kalmayan Refn, Ruby ve arkadaşlarının bakire kanıyla banyo yapışını bizlere sıkılmadan izletiyor ve de filmini bir anlamda bitiriyor. Jesse, bu tehlikeli güzelliğinin kurbanı oluyor. Güzelliği sindiriliyor ve tamamen özümseniyor.

Bu güzelliği sindirenler, potansiyellerinin en üst noktasına ulaşıyor. Sindiremeyenler ise, bu güzelliğin ağırlığı karşısında hayatından oluyor…

 

 

 

Puan
  • 9/10
    Yönetmenlik - 9/10
  • 8/10
    Kurgu - 8/10
  • 9/10
    Müzik - 9/10
  • 7/10
    Senaryo - 7/10
  • 7.5/10
    Oyunculuk - 7.5/10
  • 10/10
    Sinematografi - 10/10
8.4/10

Özet

+ Harika yönetmenlik, görüntüler.
+ Akıllardan silinmeyecek güzellikte sekanslar.
+ Mükemmel müzikler.
+ Yaratılan tekinsiz karakterler ve atmosfer.

– İmgelerin basitliği.
– Yan karakterlerin derinliğinin olmayışı.

Kategori: Film İncelemeleri İncelemeler

Yorumlar

  1. […] için yeterli bir sebeptir. Taraflar daima içsel güzellikten önce dış kısımla ilgilenir. ‘Beauty is not everything, it is the only thing.’ Savını doğrular nitelikte. Zaten Baby’nin de kendini topladıktan sonra Debbie’ye […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.