HOUSE OF HUMMINGBIRD – İNCELEME

Spoiler içerir.

Ünlü kısa film yönetmeni Bora Kim’in ilk uzun metrajlı filmi olan ‘House of Hummingbird’, Eunhee adlı bir kızı merkezine alıp onun üzerinden hayatın farklı yönlerini bize sunmaya çalışan fakat bu konuda biraz yetersiz kalıp istediğini, bekleneni veremeyen ve klişeleşmiş kalıpların dışına çıkamayan bir yapım.

Hayatın bir kesitinden alınmış doğal ve gerçekçi filmleri diğerlerinden daha çok sevdiğimi söylediğimi hatırlıyorum. Sinek Kuşu da aslında tam bu şekilde başladı fakat kurgu ve 2 saatte her şeyi anlatmaya çalışma aşkı o kadar ağır bastı ki; yola çıkış amacıyla ilerleyişinin hiç alakası olmadı.

Başroldeki küçük kız üzerinden aile içi şiddet, geçimsizlik, sevgisizlik, fakirlik, arkadaşlık ilişkileri, aşk, gerçek sevgi, kabullenme, bulma ve kaybetme duygularının hepsi on beşer dakikalık ufak skeçler şeklinde sunulmaya çalışıldı. Dram dozu da o kadar abartıldı ki, gerçekçilikle alakası bile kalmadı. Köprünün çöküşü de filmin ana trajedisi olması gerekirken filmi tamamen yıkan son darbe oldu diyebilirim.

Yaklaşık iki buçuk saatlik bir filmde izlememiz gereken şeyler sadece aile ve arkadaşlıkla sınırlı kalsa ortaya çok daha iyi bir iş çıkabilecekken 14 yaşında bir kızın hayatında yaklaşık bir bilemedik iki yılda ortaya çıkan değişimler hiçbir insanın yaşayamayacağı cinstendi. Parazit’teki gibi bir ailenin başına gelen ütopik ama aslında yaşanılabilme ihtimali olan olayları izledikten sonra filmin yavan gelmesine de fazla şaşıramıyorum.

Öncelikle karakteri tanıma süresi yok, film direk içerden başlıyor. Kız her seferinde o kadar fazla olaya o kadar değişik tepkiler veriyor ki; empati kurmak çok zor bir hale gelebiliyor. Aile içi şiddet ve geçimsizlikle olan mücadelesini izleyeceğimi düşünürken bir anda arkadaşıyla arası bozulabiliyor hemen ardından bir sağlık problemiyle hastaneye yatıyor. Hastane sahnesi de kızın yine ailesinin lafta sevmeleri fakat davranışlarla bunu göstermemeleri, arkadaşlık ilişkilerinin masumluğu ve gerçek sevgiyi bulması üzerine kurulmaya çalışılmışken o kadar hızlı sonlandırılıyor ki başını bildiğimiz halde sonuna yetişemiyoruz.

Filmdeki en kötü işlenen arabesk hikaye de sanırım öğretmeniyle olan ilişkisi. Gerçek sevgiyi kanıtlamaya çalışan bir öğretmen öğrenci ilişkisi kurulmaya çalışılsa da öğretmenin kıza hiç haber vermeden kurstan ayrılması inanılmaz klişe ve aptalca bir olay. Bunun üstüne bir mektup yazıp ayrılık sebebini mektupta anlatmayarak buluşunca anlatırım klişesi ve sonra köprü kazasında ölmesi filmin daha da düşmesine sebep olan esas nokta. Mektuplarının ajanlar tarafından okunduğunu ve tutuklanacaklarını düşündüler sanırım.

Aslında 2,5 saatlik bu filmde anlatılmak istenen yalnızlık, sevgi ve karakter keşfiyken bunu yakalamak o kadar zor bir hale geliyor ki; iç ses hatasına bile başvursa film kurtulacak gibi hissediyorsunuz. Çünkü yapılan şey sadece inandırıcılıktan inanılmaz uzak ve Mahsun Kırmızıgül’vari bir ‘ağlatırsak kazanırız’ düşüncesi. Her şey olabilecekken hiçbir şey olamamanın hazin bir örneği.

Aslında tamamen de olumsuz fikirlerim yok. Başlarda yönetmenin aklında bir sürü fikir var ve kendi fikirleri altında ezilerek ortaya böyle her telden çalan karışık bir iş çıkarmış diye düşünsem de; ana temanın ergenlik sorunları olamayacak kadar uç ve inandırıcılıktan uzak olup yalnızlık senfonisi olduğunu düşündüğünüz an film biraz mana kazanabiliyor. Hayatına giren çıkan onlarca insana rağmen hep yalnız olan ve sevgi isteyen Eunhee gerçekten iyi yansıtılan bir karakter. Sadece senaryonun kararsızlığı ve karmaşası altında ezildiği için zirveye çıkamıyor. Canlandırılışı başarılı.

Yönetmenlik sigorta reklamı tarzında bir havada ilerliyor. Eunhee’nin gerçekten yalnız olduğu anlar ya da arkadaşıyla arası iyiyken kameranın diplerinden çekmesi veya kavga ederlerken onları aşağıdan ve uzaktan izlemesi olması gereken şeyler. Yine de becerilemeyebilirdi, iyi olmuş. En güzel sahneler de tabi ki tüm arabeskliğe rağmen Eunhee ve Çince öğretmenine ayrılmış sahneler. Aralarındaki ilişki asla amaçlanan kadar samimi ve sıcak başlayıp ilerleyemese bile sırf yönetmen o şekilde göstermek istediği için öyle gördüğümüz gece sohbeti sahnesi, hastane ya da çay içmelerinde ikisini de kadraja alıp beraberkenki mutluluklarını gösteren anlar nispeten iç ısıtıcı.

En büyük hatalardan biri de yönetmenin sanki kendisine zorla 2,5 saat verilmişçesine filmi uzatmaya çalışması. Başı ortası ve sonu birbirinden farklı olmayan en az 10 dakikalık gereksiz dans ya da yürüme sahneleri Türk dizilerini hatırlatan anlamsızlıkta. Sonuç olarak Sinek Kuşu, izlemenizi öneremeyeceğim, Türk dizilerinde zaten fazlasıyla görüp sıkıldığımız kadar dram ve arabesk öge içeren, ne anlatmaya çalıştığını kendi de bilmeyen bir film. Seven ve kendisinden bir parça, sahne bulanınız mutlaka olmuştur. Ortada bir emek ve bu emeğe kayıtsız kalmayan festivaller var sonuçta. Fakat son dönem Kore sineması çok başarılı işler çıkartabilmişken bu filmi aralarına koymak hepsine büyük haksızlık .

Kadın yönetmenlerin birçok konuya bakış açısını daha iyi ve gerçekçi bulurum aslında ama bu filmin acemiliği sanırım Bora Kim’in ilk uzun metraj denemesi olması ve aklındaki her fikri hızlıca izleyiciye yüklemeye çalışması. Film eğer yönetmen tarafından tam olarak yansıtılamıyorsa zaten kaybolmaya mahkum oluyor; kaybolmamasının en iyi yolunun da ‘sanat, sanat içindir fikrine bağlı kalınması olduğunu düşünüyorum. Yani yönetmene gidip ‘bu sahneyi neyi amaçlayarak çektiniz ‘ya da ‘burada ne anlatmak istediniz’ sorularını sormanın gereksiz ve saçma olduğunu düşündüğüm halde bu filmi izlerken birçok kez ‘neden’ dediğimi hatırlıyorum ve bu bence olmaması gereken bir şey.

  • 7/10
    Yönetmenlik - 7/10
  • 6/10
    Oyunculuklar - 6/10
  • 6/10
    Kurgu - 6/10
  • 7/10
    Müzik - 7/10
  • 6/10
    Sinematografi - 6/10
  • 6/10
    Senaryo - 6/10
  • 6/10
    Diyaloglar - 6/10
6.3/10

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest