TEPENİN ARDI – İNCELEME

Spoiler içerir.

Tepenin Ardı; oldukça donanımlı tarihçi, akademisyen ve mükemmel bir yönetmen olan Emin Alper’in 2012’de çektiği ilk uzun metraj -debut- filmi. Türk filmlerinin ve yönetmenlerimizin mükemmelliğini bir kez daha kanıtlayan ve birçok festivalden önemli ödüllerle dönen göğüs kabartıcı bir işlerden biri. Kısa sürmesine rağmen yoğun, katmanlı fakat temiz ilerleyişiyle adeta ansiklopedik bir yapım.

Yönetmenin bu filmi daha 30’lu yaşlarındayken çekmesi de çok ilginç. Böyle bir filmi çekmek için öncesinde birkaç tane daha film çekmiş olmasını beklerken bunun çıkış filmi olduğunu öğrenmek gerçekten çok şaşırtıcı. Çıkış filmi dediğin böyle olur dedirtiyor, mükemmel.

Film; babasından kalan tarlaya hayatını adayan Faik, yanında çalışan ‘sadık’ adamı Mehmet, Mehmet’in karısı Meryem, oğulları ve Faik’in oğlunun değişiklik için kendi oğullarını alarak Faik’in yanına gelmesi sonucu üst üste yaşanan trajedileri anlatıyor özet olarak. Böylesine dolu bir film için sığ bir özet olsa da içinde barındırdığı eril ego, güven, ihanet, masumluk, hastalık, savaş-politika ve kadın olmanın zorluklarına zaten tek tek değineceğim.

Konusu olmayan filmleri, film süresine sığdırılmış başlangıç – yükselme ve bitiş temalı boş Hollywood filmlerinden daha çok sevdiğimi daha önce de yazmıştım. Filme özel bir ya da birkaç hayat oluşturmak yerine aslında var olan bir ya da birkaç hayatı seyirciye sunmanın daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Bu; bomboş durağan hiç olay yaşanmayan bir kesiti yerimizde sayarak film haline getirelim düşüncesi değil. Ne kadar realist ve yapaylaşmadan samimi şekilde ilerlerse o kadar kült ve klasik hale geliyor yapımlar. Her şey başa gelebilecek bir havada arabesk ve dram dozu düzeyli olacak şekilde işlenirse izleyen herkes filmden bir parça bulabiliyor. Bu da temelde yönetmenin ve senaristin marifetiyle alakalı bir durum. Birçok yönetmenin gözden yavaş yavaş düşme sebebinin de kesinlikle bu tarz realist ve empati yaptırabilen filmlerini; üzerlerine bir tuğla daha koymadan aynı şekilde yeniden izleyici karşısına çıkarmaları ya da her şeyi tek filmde anlatacak kabiliyette olduklarına inanmaları ya yapaylaştırmaları olduğunu düşünüyorum.

Tepenin Ardı’nda inanılmaz bir biçimde neredeyse her şey tek filmde anlatılmış olabilir. Ama parça parça değil. Tek bir olay üzerinden her karaktere ayrı ayrı anlamlar yüklenmiş. Daha ilginci bir araya geldiklerinde bambaşka anlamları da karşılayabilmeleri.

Eril ego, erkeklerin her şeyi hak olarak görmesi ve bundan vazgeçmemesinden karakterler aracılığıyla başlamak istiyorum. Faik babasından kalan toprakları o kadar sahiplenmiş ki; satıp daha düzenli ve rahat bir hayat yaşamak yerine her gün kendine binlerce iş çıkarıp sadece 4 5 yüz görerek yaşamanın peşinde. Satmaması kısmındaki tek engel yoğun bir hakim olma isteği ve yönetme duygusu. Yanında çalışan adamın onu sırtından vurduğunun farkında değil. Dışarı çıksa bir hiç olacağını düşündüğü için kandırılmak pahasına ‘emrindeki’ insanlara zorla güvenip onlarla kendi topraklarında yaşıyor. Toprakların tapusu ona öyle seviyesiz bir sahiplik yüklemiş ki; kendine birtakım düşmanlar edinip toprağını onlara karşı savunma derdinde. Mehmet ise erkekliği farklı şekilde; daha doğrusu gizlenerek ifade eden biri. Çocuklara gizlice içki içirip erkeklik aşılayabileceğini düşünüyor mesela ya da gizlice Faik’in fidanlarını kesiyor sinirlenip. Çünkü Faik’e borcu var ve bu sebeple onun esiri olmuş. Onun yanında yaşadığı için de Faik’in erkekliği altında ezilmiş. Nusret ise bu taşra erkeklerine sonradan katılan modern erkek. Babasının topraklarına gelmiş ve o topraklarda canlı cansız her şey onun hakkı. Kültürlü takılabilirken birden tecavüze yeltenmeyi kendine hak görebiliyor. Bu da taşralı Mehmet’in oğlu Süleyman’la aralarında belki de asla kanıtlanamayacak bir savaşı başlatıyor. Süleyman gerçek biri. Kendini babası ve Faik’in yanından soyutlamış, arkadaş ve aile olarak kendinden bir şey beklemeyen yoldaşı köpek Paşa’yı ve doğayı seçmiş. Faik’in sürüsünü otlatıp onun emrinde olsa da erkekliğini babası Mehmet’ten daha tehlikeli şekilde kanıtlayabilme potansiyeli olan bir karakter. Nusret’in küçük oğlu Caner heves ve şiddet ikilisini iç içe sokmuş; günümüz vurdu kırdı mafya dizilerini bayılarak izleyen, eline silah almak için çeşitli bahaneler bulan, silaha sarılmayı eğlence olarak gören bomboş bir çuval. Ve Zafer… Aralarındaki en masum, en gerçek ve en yalnız insan. Filmin başından sonuna kadar hiçbir kendini kanıtlama ve şiddet çabasına girişmeyen biri. Filmin kanayan yaralarından.

Güven ve ihanet Faik – Mehmet ikilisi üzerinden anlatılmaya başlandı ve Meryem – Nusret üzerinden devam etti. Mehmet’in Faik’in fidanlarını talan etmesi ve bunu her ne pahasına olursa olsun söylememesi esas noktalardan bir diğeri olan zincirleme yalanları ve açtıkları felaketleri de gözler önüne serdi. Meryem ise birçok kadın oyuncuya taş çıkaran oyunculuğu ve doğallığıyla her şeyi çekip çevirmeye çalışan ama ezilmekten kurtulamayan çilekeş bir kadın. Kadın olmanın zorluğunu ve sesinin duyulmamasını bizlere her şekilde gösteriyor.

En önemli kısımlardan biri de herkesin dikkatini çeken ama asla görünmeyen ‘yörükler’. Film bu noktada kafalarda öyle bir soru işareti oluşturuyor ki; açık kapı bırakan film çekme işini arşa çıkarıyor. Ben herhangi bir yerden açıklama okumadım. Yönetmenin ya da eleştirmenlerin film üzerine yaptıkları ya da belki de yapmadıkları detaylı açıklamalardan haberim yok. Filmi yörüklerin asla var olmadığı temeline dayandırarak izledim ve bittikten sonra da bununla çatışacak başka fikirler üretmek istemedim. Daha doğrusu yörüklerin belki de bir ya da iki kez orayla alakasız yerlerden geçen insanlar olduklarını kabul ettim; sebebi de kesilen davar. En baştan bakarsak; dağların tepesindeki silüeti Süleyman, fidanları kesen Mehmet. Bu durum otlakları yörüklerin talan ettiğini düşünen Faik’in davar kaçırıp kesmesiyle ilerlemeye devam ediyor. Hatta davar bile tesadüfen bulunmuş olabilir. Mehmet hırsından asla fidan meselesini Faik’e söylemiyor ve bu basit yalanı Caner ve Süleyman arasında geçen Paşa olayı iyice kızıştırıyor. Süleyman belki de herkesten intikam almak istediği için Paşa’yı vuranın Caner olduğunu söylemiyor ve üstüne annesine tecavüz etmeye çalışan Nusret’i vuruyor (ki Süleyman’ın keskin nişancılığı zaten inanılmaz kaliteli şekilde bize sunulmuştu). Birbirlerinin kuyusunu kazdıklarını ve aslında her şeyi kendilerinin yaptığını hiçbir şekilde birbirlerine söylemeyen karakterler en temiz çözümü aslında olmayan bir azınlığa atmayı Jandarma ziyareti dahil birtakım tesadüfi olaylar sonucu kendilerine hak görüyor ve kolayca sıyrılmayı hedefliyor. Fakat işler burada bitmiyor. Yakalanma korkusu denen duygu Süleyman’ı ele geçirince, Süleyman filmdeki insanlığı öldürüyor. İnsanlığın ölmesinin durumları toparlayamayışının sonucunda söylenen yalanlar çığ gibi büyüyor ve kendilerinin ürettiği hayali düşmanlarla savaşa giriliyor. Benim gördüğüm tablo bu.

Yönetmenlik harika. Hareketli kamera tamamen size verilmiş gibi ve siz Sims karakteriymişçesine her karakteri hızlıca görebiliyorsunuz. Aynı anda ne yaptıkları bile tertemiz ve açıkça sunulmasına rağmen hala soru işaretleri ve açık kapı bırakabilmek muhteşem bir yetenek.

Sinematografi ve müzikler harika. Kendilerini silahlı kurtarıcı sanan aptalların savaşa gidiş sahnesinde çalan marş müthiş. Oyuncular zaten Türkiye’nin sayılı oyuncuları. Tamer Levent, Mehmet Özgür ve Reha Özcan’ı aynı filme koyma fikrinin bile kalitesi kulağa mükemmel geliyor. Ama başta Berk Hakman olmak üzere diğer genç oyuncuların performansları da zirveydi.

Gerçekçi, her şeye değinen ve bunu yaparken samimiyeti yapaylaştırmayan bu mükemmel filmi mutlaka izleyin, izlettirin.

  • 8/10
    Yönetmenlik - 8/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
  • 9/10
    Kurgu - 9/10
  • 9/10
    Senaryo - 9/10
  • 8/10
    Müzik - 8/10
  • 8/10
    Karakter Yazımı - 8/10
  • 8/10
    Oyunculuklar - 8/10
8.3/10

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest