HIGH LIFE – İNCELEME

Fransız yönetmen Claire Denis, İngilizce çektiği ilk filmi olan High Life ile festival severlerden övgü dolu sözler almayı başardığı filmiyle alışıldık tarzının dışına çıkıyor ve seyircilere üzerinde bolca okumaların / ya da tartışmaların yapılabileceği bir 110 dakika sunuyor.

Cosmopolis filminde rol almasıyla beraber kariyerini daha ‘düzgün’ bir yola sokan Robert Pattinson’ın canlandırdığı Monte karakterinin yeni doğmuş kızıyla bir başına hayatta kalma mücadelesini anlatan film, ilk bakışta bizlere Solaris’i anımsatıyor. Filmin giriş kısımlarında, izleyiciye konuyu aktarabilmek için acele etmeyen Claire Denis, bu kısımlarda gizem unsurunu üst seviyede tutarken, aynı zamanda oldukça durağan bir kurguyu tercih ediyor. Baba kızın gündelik rutinlerini izlerken bir yandan da onların orijin hikayesini merak ediyor; aynı zamanda da filmin bize aktarmak istediklerini merak edip ilerleyen dakikaları da görmek istiyoruz. Ne oluyorsa bu durağan kurgu, bir anda zaman/mekan örgülerini birbirine karıştırarak bir anımsama pratiğine dönüşüyor ve filmin ritim kaybı da bu andan itibaren başlıyor.

Monte karakterinin ağzından, uzay gemisinin varoluş amacını ve baba kızın uzayın derinliklerinde hayatta kalma mücadelesine kadar yaşadığı temel olaylar izleyiciye parçalanmış sahnelerle aktarılmaya çalışılıyor ve zaman, mekan ve zihinlerde durmak bilmeyen; yorucu bir yolculuğa başlıyoruz. Bilinmeyen bir gelecek düzeninde, bilim insanlarının uzay çalışmalarında ‘kobay’ olarak kullanılmak üzere, geri dönüşü olmayan insanlı uzay yolculukları için suçlular kullanılıyor ve filmin de odağında olan Monte karakteri; bu suçlulardan biri. Suçlulardan oluşan gemi mürettebatını ve yaşananları Monte’nin zihninden kurgusal manada zamanı birbirine karıştırarak anlatmayı tercih eden Denis, bu anlarda filminin de temel gayesini izleyiciye sunuyor: İnsan doğasının ilkelliği. Şiddeti, cinsel hazzı (/arzuyu) ve sevgiyi en ilkel formunda bizlere yansıtmayı amaçlayan tecrübeli yönetmen, sinematografik olarak izleyiciyi etkilemeyi başaran sahneler çekebilse de içerik manasında oldukça sığ sularda yüzerek yeni hiçbir şey anlatmıyor; hatta anlatmak istediğini bile izleyicisine tam olarak aktaramıyor.

Metaforlarla ve bilimsel ögelerle süslediği filminde izleyiciyi zorlayacak hiçbir nokta yok. Hatta öyle ki, bilimsel açıdan baktığımızda oldukça deforme olmuş sahneler izliyoruz ve bazı anlarda Denis’in izleyiciyle dalga geçip geçmediğini anlamak da zorlaşıyor. Geçmişin, şimdinin ve geleceğin birbirine karıştığı anlatım biçiminde art arda izlediğimiz içi boş sahneler bir süre sonra kendini tekrar ediyor ve bir süre sonra dakikalardır aynı şeyi farklı yollardan anlatmayı deneyen filmin hayal kırıklığını hissediyoruz.

Çok şey anlatmak isterken ve içerik açısından derin sularda yüzmeye çalışırken, henüz yolun başında boğulan Denis; bizlere bir baba-kız öyküsü de izletmiyor; insanın doğasından ve bu doğasının vahşiliğinden kesitleri de doğru dürüst sunamıyor; tüm bunların yanında kurgusal olarak darmadağın bir film izliyoruz. Bittiğindeyse, sanki aceleye getirilmiş bir filmi izlediğimize ikna oluyoruz. High Life, bu haliyle, yalnızca basit bir uzay bilim kurgusu soslu, metaforlarla bezenmeye çalışılmış bir senaryo taslağı.

Puan
  • 7.5/10
    Yönetmenlik - 7.5/10
  • 5/10
    Senaryo - 5/10
  • 5/10
    Kurgu - 5/10
  • 6/10
    Oyunculuk - 6/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
6.3/10

Özet

High Life, bu haliyle, yalnızca basit bir uzay bilim kurgusu soslu, metaforlarla bezenmeye çalışılmış bir senaryo taslağı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest