THE KILLING OF A SACRED DEER – İNCELEME

Her filmiyle bir öncekinden daha başarılı işlere imza atan ve gelecek projeleri için meraklandırıp çıtayı yükselten Yunan asıllı yönetmen Yorgos Lanthimos’un son filmlerinden olan The Killing of a Sacred Deer; tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi karanlık, rahatsız edici ve tiyatral mükemmelliğe sahip bir film. Film tamamen kendine ait başka bir evrende geçiyor. Lanthimos’un ilmek ilmek işleyerek başlayıp sonra hızlı bir biçimde kurduğu sinemasal evreni o kadar uç fakat o kadar gerçek ki; izlerken aynı anda hem iğrenirken hem de mükemmelliği karşısında saygı duyuyorsunuz. Çekim tarzı; tek kamera çekim, uzayıp giden koridorlar, donukluk olarak fark edilebilir bir şekilde Haneke’yi andırsa da alt metin ve küçük evreninin onla alakası yok.

Lanthimos’un kurduğu evren tamamen id temeline dayalı. Bu evrende düşünüp taşınan, mantıklı hareket etmeye çalışan, duygularını ve fikirlerini bastıran insanlar yok. Konuşan ya da hareket eden karakter o an ne düşünüyorsa çekinmeden, gizlemeden paldır küldür söylüyor, yapıyor. Herkes bir Sims karakteri gibi robotik şekilde konuşuyor, robotik şekilde eğiliyor, kalkıyor, yatıyor. İnsanların üstüne yüklenen belli görevler var ve o an sadece o yapılıyor:

Yürüyen merdiven. Bin.

Yürüyen merdiven bitti. İn.

Yürü.

Oğlun yere düştü.

Panik yapma lüksün yok; çünkü o özellik o an sana verilmedi ya da yüklenmedi.

Oğluna bak. Yardım çağır.

Oğlunu kaldır.

Hareketler tamamen bundan ibaret. Bağırma, ağlama veya hızlanma eylemleri yok.

Filme geçmeden önce kutsal geyik ve ölümü metaforu nedir ne değidir çok kısa bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Kral Agamemnon ile Kraliçe Klytaimestra’nın Iphigenia adlı bir kızları vardır. Bir gün, Kral Agamemnon av sırasında hayvanların efendisi ve doğa tanrıçası Artemis’in kutsal geyiklerinden birini öldürür. Bunun üzerine tanrıça Artemis Truva Savaşı için giden filoları engeller, bunun için de rüzgarları durdurur. Tek bir şartla da rüzgarların yeniden esmesine izin verir: Kral Agamemnon, kızı Iphigenia’yı Artemis adına kurban edecektir. En başta buna yanaşmayan kral daha sonra kabul etmek zorunda kalır. Kızını kurban etmek için bir sunağın üzerine koyar ve bıçağı boğazına yaklaştırır; ama Artemis onlara acır ve o anda kızı havaya kaldırıp onun yerine bir geyik koyar.

Kutsal geyiğin ölmesi metaforunun; basite indirgersek kırmızı ya da mavi kabloyu kesmenin bombaların patlatmasıyla karakterize olması tarzında bir olayı benzetip örnek vermek için kullanılan durum haline geldiğini düşünebiliriz. Filmde ana karakter kalp damar cerrahı Steven’ın bir hatası sonucu ameliyatta bir hastayı öldürmesi ve hastanın Martin adlı oğlunun Steven’dan intikam almaya çalışması bize sunulurken; intikam Steven’ın ailesinden birinin ölmesiyle sonuçlanacağı için Martin’in babasının kutsal geyik olarak betimlenmesiyle anlatılmış. Yani durum o kadar ciddi ki, Steven uyandırmaması gereken devi uyandırarak yapmaması gereken kişiye bir hata yapmış olarak bize sunuluyor. Agamemnon’un öldürdüğü geyik Artemis’in olmasaydı böyle bir hikaye oluşmazdı. Burada da ortada ciddi anlamda başarılı bir film olduğu için gereken Artemis de Martin olarak filme yazılmış. Tek farksa Martin’in Artemis’ten daha acımasız oluşu.

Filmde Steven ve Martin’in buluşmaları altındaki gizem ortaya çıkınca ‘çok da bir gizem değilmiş, yazmak için yazmışlar’ diyen çok kişi olabilirmiş. Ama Martin’in hastalıklı ruhu o kadar mükemmel yansıtılmış ki; olay Steven’ın Martin’in bisikletine çarpması bile olsa saçma ya da yavan bulunmayacak şekilde işlenmiş.

Orta/üst sınıf bir ailenin üstü kapatılabilecek bir hatayla darmadağın olması mükemmel şekilde anlatılmış. Herkesin yapılan hatanın üstüne toprak atmaya çalışıp üstüne almaması, başkasına yüklemesi Lanthimos evreninde de insanların yine insan olduğu gerçeğini açıkça gösteriyor. Evet herkes işine geldiğinde robotik, ama işlerine gelmediği anda da direk yalana başvurup işin içinden çıkabiliyorlar. Ortada dolaşan vicdan azabı da çocuğa alınan ayakkabılarda, kol saatlerinde, limonatalarda görülebiliyor.

Çocukların aileleriyle olan ilişkileri ürkütücü. Ortada bir bağ ve duygu var; fakat o kadar derin ve ağdalı ki sevgi mi ilgi mi korku mu olduğunu anlamak bazen imkansız hale gelebiliyor. İzlerken her ikili sohbette ‘acaba şimdi kim ne saçmalayacak’ diye düşünmemek elde değil. Çünkü film spagetti yerken sizi makarnayla boğacak tarzda insanlarla dolu. Evin küçük oğlu Bob bile eline fırsat geçse mükemmel bir seri katil olabilecek biri. Spagetti demişken, Martin’in spagetti monoloğu sanırım hiç unutulmayacak tipte bir monolog.

Filmde baba figürü oldukça ön planda. Güç sembolü olarak yansıtılan babalardan birinin çöküş ve çaresizliği son sahnelerde çok fazla belli. Karısıyla yaptıkları genel anestezi ve hareketsiz durma olayları bile sonlara doğru çaresizleşen babayı iyice korkutabiliyor. Fakat güç sembolü olmaları kesinlikle onları korkulan birer unsur yapmıyor ki bu da filmin bir diğer ilginç yanı. Babanın övgüsü önemliyken yergisi o kadar da umursanan bir olay değil.

Böyle filmlerde uçan yapraktan bile anlam çıkarmamız gerektiğini düşününce, Burn şarkısı da sözlerine baktığımızda filme oldukça uygun. Lanthimos filmlerinde şarkılar bana hep şu anki dünyada yaşadığımı ve o evrenin bizimkinden farklı olmadığını göstermiştir. Dogtooth’ta da aynısını hissetmiştim. Evet insanlar, olaylar, duygular çok farklı ve ortada adeta başka bir evren var. Ama birden oldukça popüler bir şarkıcının oldukça popüler bir şarkısı çalıyor ve bu da bize verilen bir başka mesaj olarak yerini alıyor: aynı evrendeyiz.

Yönetmenlik mükemmel. Lanthimos yine kendiyle özdeşleşen tekinsiz ve karanlık tarzını gözler önüne sermiş. Hastane koridorları, çekime uygun tekinsiz müzikler, mavi tonlardaki soğuk renkler mükemmel bir uyum içinde. Belirtmeden geçmek istemediğim bir nokta da açık kalp ameliyatı, mükemmel bir giriş.

Colin Farrell’in uzun zamandır çabalayarak harika bir noktaya geldiğini düşünüyorum. Etrafta geniş bir ‘Colin Farrell’ı sevmeme timi’ olmasına rağmen Lanthimos filmlerindeki başarısı ve canlandırdığı karakteri her yönüyle ekrana yansıtışı mükemmel. Sigara içme tarzı bile ayrıca çalışılmış.

Martin’i canlandıran Barry Keoghan insanüstü bir yeteneğe sahip. O kadar rahatsız edici, hasta ve pislik ki; daha önce böylesini izlemedik dedirtiyor. Bir sürü psikopat görmüşüzdür filmlerde fakat Martin aradan sıyrılan bir karakter.

Nicole Kidman zaten yetenekli. Eyes Wide Shut izleyenler de bilir, kendisi sorunlu doktorların sorunlu eşlerini oynama konusunda bir usta. Çocuk oyuncular da gayet başarılı.

Filmle ilgili sevmediğim nokta sanırım  Steven ve Martin arasındaki ilişkinin bu hale sadece film süresinde birden gelmiş olması. 6 aydır görüşüyorlarmış fakat evveliyatında neler yaptılar ya da ilişkilerinde daha önce neler oldu, Martin birden nasıl bu yüzünü gösterdi buralar biraz havada. Steven onla tanışık olduğu süre boyunca evli ve çocukluydu fakat Martin’in evvelinin gösterilmemesi biraz fazla ‘filme özel’ olmuş.

Özetle The Killing of a Sacred Deer; metaforuyla, alt metniyle, hiç ummadığınız bir işin sizi çöküşe sürüklemesini mükemmel bir şekilde anlatmasıyla ağzınızda hem korkunç hem rahatsız hem de muhteşem bir tat bırakan bir film. Her izlediğinizde size bir başka sırrını verip bir başka yanını gösteren yapımlardan.

  • 9/10
    Yönetmenlik - 9/10
  • 8/10
    Diyaloglar - 8/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
  • 7/10
    Kostüm-Dekor - 7/10
  • 9/10
    Senaryo - 9/10
  • 8/10
    Müzikler - 8/10
  • 7/10
    Kurgu - 7/10
  • 8/10
    Karakter Yazımı - 8/10
8/10

Summary

Özetle The Killing of a Sacred Deer; metaforuyla, alt metniyle, hiç ummadığınız bir işin sizi çöküşe sürüklemesini mükemmel bir şekilde anlatmasıyla ağzınızda hem korkunç hem rahatsız hem de muhteşem bir tat bırakan bir film. Her izlediğinizde size bir başka sırrını verip bir başka yanını gösteren yapımlardan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest