THE HOUSE THAT JACK BUILT – İNCELEME #filmekimi2018

Yaptığı her filmle sinema dünyasında kendine açtığı alanı daha da genişletip seyirciyi daha da rahatsız eden Danimarkalı yönetmen Lars von Trier, uzun yıllar sonra belalısı Cannes’a dönüşünü de yine kendisine yakışır şekilde oldukça tartışılır bir film ile yaptı. The House That Jack Built, öncesinde bir televizyon dizisi olarak planlanan ancak Trier’in ani bir kararla sinemada gösterime sokmak istediği bir ‘sanat’ filmi. Sanat filmi diyoruz çünkü Trier de, izleyici de filmi ancak bu şekilde tanımlayabilir. Öldürme eylemini doğaya ait bir sanatın tasavvuru olarak gören ‘obsesif kompulsif’ bozukluğu olan bir seri katilin 12 yıllık “sanat yaşamını” izliyoruz.

Matt Dillon’ın canlandırdığı seri katil Jack karakteri, hayli takıntılı, özellikle temizlik konusunda ayrıca bir hastalığı bulunan, narsistik bir psikopat. Lars von Trier, bir insanın sahip olabileceği her türlü ruhsal sıkıntıyı karakterine yüklüyor ve bu anlamda şu ana dek sinemada örneğine rastladığımız diğer seri katil anlatımlarından uzaklaşarak karakterini izleyicinin hedef tahtasına oturtuyor ve daha filmin ilk dakikalarından itibaren karakteri tartışmaya başlıyor. Karakterin bir dahi mi yoksa bir aptal mı olduğunu anlamaya çalışırken karakterden nefret etmemiz gerektiğini biliyoruz ancak mizahi ögeler bizi karakterden nefret etme konusunda ikilemde bırakıyor. Seyirciyle oynamayı ve ona kendisini kötü hissettirmeyi her filminde çok iyi başaran Trier, yarattığı Jack karakterini direkt olarak seyirciyi “kudurtmak” için tasarlamış durumda.

Ancak, Jack karakteri kesinlikle karikatürize bir karakter olmaktan çok, bir hayalet. Trier, her filminde olduğu gibi yine bu filminde de izleyiciyi bu bağlamda ikiye bölüyor. Jack, Trier’in bir otobiyografisi mi yoksa Trier’in yıllar boyunca kendisine söylenenlere karşılık vermeye çalıştığı alegorik bir cevap mı? Antichrist filmiyle ve ardından Cannes’dan kovulmasına sebep olacak provokatif açıklamalarıyla sinema dünyasında ‘kadın düşmanı, Nazi sempatizanı bir faşist’ olarak anılan Lars von Trier, Jack karakterini de bu temelde inşa ediyor.

Hikayesini Jack’e göre 5 “rastgele” vakaya bölerek anlatmayı amaçlayan Trier, herkesin de beklediği üzere film boyunca kadın ölümlerinden besleniyor. Ancak, bu ölümler iki farklı şekilde yorumlanmaya açık. Trier’in önceki vukuatlarını da hesaba katarak bu filme sığ bir bakış atarsak evet, bu film kadınları ve çocukları acımadan öldüren ve hatta bizzat Jack karakteriyle de kadınların aciz varlıklar olduklarını ve aslında asıl kurbanların erkekler olduğunu söyleyen oldukça cinsiyetçi, provokatif bir yapım. Böyle baktığımızda gayet sıradan, izlemeye değmeyecek bir film olduğunu görüyoruz The House That Jack Built’in. Ancak, Trier bu filmi daha da karmaşık yapmak ve seyirciyle daha da oynamak için filmine aynı Nymphomaniac’ta olduğu gibi anlatıcının tartıştığı bir gizemli karakter (Bruno Ganz, ‘Verge’) yerleştiriyor ve Jack karakterini bu yarattığı karakter ile yerden yere vuruyor, değersizleştiriyor ve gittikçe daha da dibe götürüyor.

Verge, adından da anlaşılacağı üzere Dante’nin İlahi Komedya’sına bir gönderme. Dante’ye Cehennem ve Araf bölümleri boyunca eşlik eden Vergilius, Trier’in İlahi Komedya’sında Verge formunu almış durumda. Dante’nin Araf ve Cehennem tasvirlerini özellikle filmin son sekanslarında ekrana taşıyan Trier, yarattığı planlarla da Dante’nin betimlemelerini birebir kullanmaktan kaçınmıyor.

Verge karakteri Jack’in söylediği her argümana karşıt bir argüman sunabilecek kapasitede tecrübeli bir cehennem rehberi. Bunu da daha ilk cümlelerinden birinde Jack’e itiraf ediyor: “Söyleyeceğin herhangi bir şeyi daha önce de duymuş olacağım.” Bu cümleyle beraber Jack, Cehennem ve Araf için sıradan bir figür haline geliyor ve aslında Trier’in anlatmak istediği şey de bu. Jack her ne kadar kendi şahsına münhasır bir karakter olsa da, yaptıkları alışılagelmedik şeyler değil. Öldürme eylemi zamanın en başından beri var olan bir eylem.

Jack karakteri kendini açıklamaya çalıştıkça Verge karakteri ona aslında farklı biri olmadığını gösteriyor. Temel anlamda Jack’in bir iktidarsız erkek örneği olduğunu söyleyebiliriz.

Jack, ilk vakasını kendisini ‘erkekliği’ yönünden aşağılayan bir kadını öldürerek gerçekleştiriyor. Bu öldürme eyleminin ona verdiği keyfin ardından kendisini özgürleşmiş hissediyor ve bir birey olarak var olabileceğinin farkına bu şekilde varıyor. Ancak, filmde oldukça orijinal olarak tasvir edilen bir biçimde, bu içindeki egemenlik dürtüsü zamanla azalıyor ve yeniden öldürmeye ihtiyaç duyarak erkek egemenliğine bir açlık yaratıyor. Bu iki zıt dürtü birbiriyle sürekli yarış halinde olduğundan, öldürme eylemi Jack için bir bağımlılık haline geliyor ve egemenliği bir yoksunluk krizine girdiği anda başka bir kadını öldürerek yeniden ‘erkek’ olduğunu hissediyor.

Bu ölümler boyunca erkek figürünün ait olduğu her sosyolojik yapıda dolaşıyoruz. Evine bir devlet görevlisini rozetsiz almayacağını söyleyecek kadar ürkek bir yaşlı kadın portresini, yine aynı karakterin polislikten çıkıp birkaç saniye içinde sigortacı rolüne girerek ona maaş zammı talebinde bulunmasının ardından sigortacıyı eve alacak aç gözlü bir yaşlı kadın portresiyle yıkarak devletin bireyler üzerinde bıraktığı izlenimi tahrip ediyor. Bir anne ve iki çocuğunu gaddarca öldürerek aile kurumunu tahrip ediyor. Kendisini seven bir kadının duygularıyla oynayarak ‘sevgi’yi tahrip ediyor… Kısacası Jack, bir erkek olarak ait olduğu her sosyolojik yapıyı tahrip ediyor ve bu haz gittikçe daha da derinleşiyor. Trier, bunu fotoğrafların negatifi metaforu üzerinden anlatıyor ve aslında her ışığın içinde gizli bir karanlık olduğunu bizzat karakterine de söyletiyor.

Jack, rehberi Verge’e kadınlardan nefret ettiğini, hepsinin aptal olduğunu ve aslında asıl kurbanların erkekler olduğu itirafını yaptıktan sonra artık kadınlar üzerinden kendi varlığını tatmin edememeye başlıyor. Bu noktadan sonra da filmde bir kez bile kadın ölümü görmüyoruz, aksine özellikle erkek ölümlerine, ve bundan ayrıca toplu ölümlere odaklanıyoruz. İkonlar hakkında Verge ile yaptığı 10 dakikalık uzun bir diyalogdan sonra Jack karakteri, hedef tahtasına etnik yapıları oturtuyor ve daha faşizan tavırlarla, ancak bu faşizan tavırlardan dolayı daha savruk hareketlerle ölümlerine devam etmeye çalışıyor. Farklı etnik gruplardan oluşturduğu erkekleri tek bir kurşunla öldürmeyi hedefleyen Jack, aslında dünya üzerindeki ölümlerin hepsinin kaynağı. Kadınları, çocukları, zayıfları, masumları, farklıları, kısacak tarih boyunca herhangi bir nedenden öldürülmüş herkesi 2.5 saatlik filmde tekrar öldüren bir ikon. Bu öldürme dürtüsünün kaynağı olarak da bireyin kendini ‘var’ hissedebilme arzusu ve özgürleşme isteği olduğunu anlatan Trier, Jack karakteri ile çok katmanlı, üzerinde tartışmaya açık, nefret edilesi bir karakter yaratıyor. Jack karakterine yakışacak biçimde de, Jack’in ölümlerden kendine yaptığı ev, başına yıkılıyor.

Kısacası, The House That Jack Built, iki anlamda okunabilecek bir film. Bir bakış açısıyla Trier’in otobiyografisini bir seri katil üzerinden anlattığı saçma sapan bir film. Diğer bakış açısıyla da Trier’in İlahi Komedya’sı. Cehennemin kaynağı ve kötülük, öldürme üzerine provokatif düşünceler sunan sarsıcı bir film, hatta çekim açılarından, sinematografisinden ve anlatım tarzından dolayı bir belgesel. Trier, ilk bakış açısını eleştirmenlerin daha çok tercih edeceğini bilerek onları daha da çok tahrik ediyor ve Antichrist’tan bu yana çektiği tüm filmlerden kesitleri de Jack karakterinin gözünden bizlere izletiyor.

İzleyicinin ayakkabısına kaçan başka bir taşı usulca yerleştiriyor sinema dünyasına Trier.

Puan
  • 8/10
    Yönetmenlik - 8/10
  • 9/10
    Oyunculuk - 9/10
  • 7/10
    Kurgu - 7/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
  • 8.5/10
    Senaryo - 8.5/10
8.1/10

Özet

Kısacası, The House That Jack Built, iki anlamda okunabilecek bir film. Bir bakış açısıyla Trier’in otobiyografisini bir seri katil üzerinden anlattığı saçma sapan bir film. Diğer bakış açısıyla da Trier’in İlahi Komedya’sı. Cehennemin kaynağı ve kötülük, öldürme üzerine provokatif düşünceler sunan sarsıcı bir film, hatta çekim açılarından, sinematografisinden ve anlatım tarzından dolayı bir belgesel.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest