TRANSIT – İNCELEME

Son zamanların dikkat çeken Alman yönetmenlerinden Christian Petzold, son filmi Transit ile izleyici karşısına iddialı bir şekilde çıktı. Berlin Film Festivali’nden eli boş dönse de, festivalin adından en çok söz ettiren filmlerinden birini bizlere armağan etti. Anlatım tarzının özgünlüğü ve oyunculukların başarısıyla beraber, Transit bizleri bambaşka bir evrene doğru yolculuğa çıkarıyor.

Anna Seghers’in 1942 tarihli eserinden esinlenerek Transit’i kaleme alan Petzold, hikayesinin temelini bu romanla inşa ediyor. Nazi Almanya’sından kaçan Georg adındaki bir mültecinin, bir başkasının kimliğini alarak özgürlüğüne kavuşma hikayesiyle aşk hikayesinin kesiştiği bu roman, Petzold’un romanının temel sütunları. Ancak, Petzold öyküsünü bu çerçevenin dışına çıkarak anlatıyor ve filmi asıl güzelleştiren detaylar da bu cesur hareketle meydana çıkıyor.

Petzold, hikayesinde zamanı soyutluyor. Şimdiyle 80 yıl öncesi bir araya geliyor ve filmini dördüncü boyutta rahatlıkla hareket ederek çekiyor. Şimdinin savaş mağdurlarıyla, Nazi Almanyası’nın mağdurları ortak bir evrende kavuşuyorlar ve birbirleriyle iletişime geçiyorlar. Dünya üzerinde aslında hiçbir şeyin değişmediğini geçmişin ve şimdinin trajedilerini izlerken bir kez daha hatırlıyoruz: Aynı acılar şu an da yaşanıyor, aynı hayatlar şu an da yok oluyor. Bu zamansızlık temelinde, filmini politik bir raya oturtan Petzold, bu politik tavırla beraber birçok etik meseleyi de kamerasının içine alıyor. Fransa’nın yalnız sokaklarında bir başına dolaşan Georg’un yaşadığı ve aynı zamanda tanıklık ettiği trajediler, yani geçmişle şimdi tek bir potada eriyor ve geleceği bizlere anlatabilmeyi başarıyor: Hiç uslanmayacağız.

Bu karamsar tavrı, film boyunca sürüyor. Film boyunca mutlu olmayı başarabilen bir karaktere tanıklık edemiyoruz. Tanıklık ettiğimiz yalnızca acı, karamsarlık, baskı, ölüm… Bu karamsar tavırla birlikte gelen detaycılık, filmden aldığımız hazzı da arttırıyor. Geçmişin gölgesi olduğuna ikna olduğumuz karakterleri o dönemin kıyafetlerine yakışır şekilde giyinmiş görüyoruz. Şimdinin trajedilerini deneyimleyen karakterler ise, günümüz ‘moda’sına uygun “fakirlikte” giyiniyorlar.

Filmin karamsar havası, filmin temeliyle birleştiğinde aynı anda bir imkansız aşk hikayesi de izliyoruz. Savaş günlerinde aşk, Petzold’un izleyicisine sunmak istediği önemli detaylardan biri ve bunu sade, şık ve oldukça da ilgi çekici biçimde yapıyor. Karakterlerin birbirleriyle girdiği diyaloglar, özellikle ana karakter Georg’un iç dünyasının yansıtılış biçimi, filmin üçüncü bir ağızdan anlatılışıyla birlikte bizleri mest ediyor.

Özetle Transit, üzerinde oldukça kafa yorulmuş bir film. Gerek zamandan soyutlanmış anlatım biçimiyle olsun, gerek diyaloglarının derinliğiyle olsun, gerekse oyunculuklarının gerçekçiliğiyle olsun son zamanların en sert filmlerinden biri. Politik duruşunu sergilemekten çekinmeyen Petzold, günümüz “tüketim” dünyasına yaptığı bu filmle nefretini kusuyor. Uzun süre etkisinden çıkılamayacak sahneleriyle birlikte de, yılın en iyi filmlerinden birine tanıklık etmiş olmanın hazzıyla sinemadan, biraz da buruk biçimde ayrılıyoruz.

İnsanlık olarak hiçbir zaman iyi olamadık.

Puan
  • 9/10
    Yönetmenlik - 9/10
  • 9/10
    Senaryo - 9/10
  • 8.5/10
    Kurgu - 8.5/10
  • 9/10
    Sinematografi - 9/10
  • 9/10
    Oyunculuk - 9/10
8.9/10

Özet

Özetle Transit, üzerinde oldukça kafa yorulmuş bir film. Gerek zamandan soyutlanmış anlatım biçimiyle olsun, gerek diyaloglarının derinliğiyle olsun, gerekse oyunculuklarının gerçekçiliğiyle olsun son zamanların en sert filmlerinden biri. Politik duruşunu sergilemekten çekinmeyen Petzold, günümüz “tüketim” dünyasına yaptığı bu filmle nefretini kusuyor. Uzun süre etkisinden çıkılamayacak sahneleriyle birlikte de, yılın en iyi filmlerinden birine tanıklık etmiş olmanın hazzıyla sinemadan, biraz da buruk biçimde ayrılıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest