ANNIHILATION – İNCELEME

Annihilation; birçok filmin senaryosuna imzasını atan, 2014 yılında Ex Machina filmiyle yönetmenliğinin ve fikirlerinin iyi olduğunu gösteren Alex Garland’ın, 2018’de Netflix yapımcılığında Jeff VanderMeer’in aynı adlı kitabından uyarladığı eseri. Annihilation’u normal incelemelerden daha farklı olarak sadece fikir ve sadece kurgu olmak üzere iki ana kısımda incelemeyi düşünüyorum. Çünkü ortada bu ikisinin birleşiminden oluşan ve güzel diye nitelendirilebilen bir film yok.

Önce her zamanki gibi kısa bir özetle başlayalım. 1 yıldan uzun bir süredir kocasından haber alamayan biyolog Lena, onun eve gelmesiyle beraber kendini ve kocasını daha önce hiç yaşamadığı ve yaşayacağını düşünmediği bir dizi gerçeküstü olaylar zincirinin tam ortasında buluyor. Kocası ve kendisinin getirildiği tesiste bir araştırma konusunda bilgilendirilen Lena, bu araştırmaya gönüllü olarak katılmak isteyince aslında yaşanılanların ne kadar büyük ve derin olduğunu kendisi, kocası, ekibin kalanı ve hatta tüm evren üzerinden anlamaya başlıyor.

Fikirle başlayalım.

Daha önce de yazdığım gibi, Annihilation aslında bir kitap; ben kitabı okumadım. Kitap hikayesine hiç hakim değilim ama film üzerinde yeterince düşündüm ve burada yazdığım yazı da sadece Annihilation filminin özeti. Kitabının değil.

Mitolojideki Ouroboros yılanı simgesini belki duymuş ve görmüşsünüzdür. Kendi kuyruğunu yiyen ve bu şekilde yok olurken aynı zamanda var olan ve bu döngüyü sonsuza götürerek yeniden doğuşu simgeleyen yılan figürü, bu filmin temel fikri diyebiliriz.

Film her canlı üzerinden yok oluşu ve var oluşu bize adeta bir görsel şov eşliğinde anlatıyor. Yok oluştan sonra başka bir formatta yeniden dünyaya gelen canlı çeşitliliği o kadar fazla ki; izlerken şaşırmamak elde değil. Bakış açısı bu noktada oldukça geniş olan filmin günümüzün realist bilim kurgu tarzına uygun çekilmesi bu fikri ve döngüleri çok net biçimde anlamamızı sağlayan önemli bir unsur. Hatta tek unsur diyebiliriz.

Bazen çiçeğe, bazen ağaca, bazense daha önce hiç görmediğimiz bir varlığa dönüşerek öldükten sonra yeniden hayata dönen insanların yok oluşları ve tükenişleri de filme anlam yüklemek için detaylı, derin ve geniş şekilde işlenmeye çalışılsa da işin kurgu kısmı devreye girdiği zaman fikir bile filmi kurtarmaya yetemiyor.

Daha önce eleştirisini yazdığım Denis Villeneueve’nin muhteşem uyarlaması Arrival (buradan okuyabilirsiniz), Nolan’ın üzerine belki çok zor çıkılacak filmi Interstellar veya Kubrick’in muazzam başyapıtlarından 2001: A Space Odyssey tarzı bir beklentiye sokan film bu kadar sığ bir hale nasıl getirilmiş gerçekten anlamak imkansız.

Son zamanlarda en beğendiğim yapımlardan biri olan Arrival’a konu ve senaryo açısından oldukça benzeyen filmin ne yazık ki işleniş olarak onla alakası bile yok. Evet iki farklı yapım, fakat kastettiğim şey tamamen bitince size hissettirdikleri ve filme katılan derinlik. Yani Arrival 4 saat de olsa izlenecek bir kıvamdayken Annihilation maksimum yarım saatte halledilmesi gereken bir yapım.

Yapmaya çalıştıkları şey adeta ‘filmi izlemeden önce kitabı okumadıysanız izlemenizin hiçbir anlamı yok’ gibi bir durum. Fakat bazı noktalarda bu fikre bile tutunamayıp iyice saçmalamaya başlıyor. Uyarlama yapımların en büyük sorunlarından biri de bazen maalesef okuyanlara yönelik yapılıyor olması ve bu yüzden okumayan kesimi istemeden de olsa kaybetmesi. Kimse filmi izlemeden önce kitabı da okumak zorunda değil. Önemli olan ikisinde de aynı duyguyu okuyan ya da izleyen kitleye yansıtabilmek.

Lena karakterinin yaklaşık 1 yıldır kayıp olan kocası tam da filmin başında birden ortaya çıkıyor ve çeşitli olaylardan sonra her ikisi de kendilerini Amerika sınırlarında ‘parlaklık’ olarak nitelendirilen bir oluşumu araştırmak için kurulan bir üste buluyor. Daha sonra asker olan kocasının 1 yıl boyunca parlaklığı araştırmak için evde olmadığını öğreniyoruz ve yüce gönüllü Lena kendisinden yardım bile istenmediği halde birden gönüllü olarak araştırmaya katılıyor. Bunun sebebinin ise arada gösterilen ‘kocasının yokluğunda onu aldatma sahneleri’ olduğunu düşünüyorum. Çünkü Lena, bu araştırmaya katılmasının bir mecburiyet ve bağlılık olduğunu söylüyor ve o aldatma sahnelerinin alakasız yerlerde ortaya çıkmasının başka bir açıklaması yok.

Ekibin geri kalanı ise andavallar ordusu. Film de o andavalların kendi içlerindeki çekişme ve sırlarla yok olmaları üzerinden işlenmek istenmiş. Fakat derinlik sıfır. Çünkü ekip gerçekten IQ seviyesi 60’ın üzerine çıkamayan insanları barındırıyor. Kendilerinden önceki askeri üsten birinin kocası olduğunu anlamsız şekilde gizleyen, yine aynı eski üssün sığınağına girip araştırmaları incelemek yerine makinalı tüfeklere sarılıp kendinden geçen, Vikipedi temelinden daha ileriye gidemeyen bilgilerle sohbet eden, oldukça basit bir yalanı öğrendikten sonra sırtından vurulmuşa dönen, ses hafızasına sahip görülmemiş varlıkların ve ağaçlara dönüşen insanların olduğu bir ortamda yalnız gitmek isteyip tavır koyanlardan oluşan bir ekip var önümüzde. Evet, daha 1 gece önce görülmemiş bir varlık tarafından kaçırılan ekip arkadaşını diğerlerine küsüp tek başına aramaya çalışan bir kadın var.

En doğru fikirleri veren, en zeki ve soğukkanlı olan ve en son hala hayatta kalan kişi olan başrol kahramanı klişesi bu filmde de var. Geriye dönük sorgu sahnelerinde ‘neden sadece sen geriye dönebildin?’ sorusunun cevabını ben de heyecanla beklemiştim.

Film o kadar hızlı başlıyor ve ilerliyor ki; bir dizinin 5 veya 6.bölümüymüş gibi bir hava veriyor. Bu yüzden de kitabı okumayan zor adapte olur düşüncesini savunduğunu düşünüyorum. Fakat bazı noktalarda film izleyiciyle dalga geçiyor. Önceki ekipten geriye dönebilen tek karakter olan Kane’nin, Lena’nın kocası olduğu bize ta en başından gösterilmiş olmasına rağmen doktor Ventress’in Lena’ya inatla ‘Kane ile olan bağlantından diğerlerine bahset’ deyişi çok tutarsız. Bize zaten en başında Lena ve Kane’nin karı koca olduğu gösterildi. Bunu ‘bağlantı’ olarak nitelendirsek bile bu bir gizem yaratamaz.

Bir diğer saçma kısım, ekipteki fizikçinin ağaçlara dönüşen insanlar hakkında verdiği bilgiler. Ağaçların kollarının omuzlara ve bacaklarının da kalçalara bağlanarak adeta bir insan formunda olduklarını söyledi; ki bu 20 kere izlesek bile çoğumuzun yakalayamayacağı bir detay. İnanılmaz.

Ekibin ne olduğu belirsiz bir yere nerdeyse şort ve atletle gidebilecek kadar rahat olmaları da oldukça tuhaf.

Eski ekibin üssünde buldukları hafıza kartındaki videoda aralarından birinin bağırsaklarının hareket ettiğini izliyorlar ve buna içlerinden birinin verdiği tepki ‘delirmişler, bu sadece bir ışık oyunu.’ Olayın köküne inip araştırmayı bile denemeyen bu karakter, ilerleyen saatlerde de Kane ve Lena arasındaki ‘bağlantıyı’ buluyor (zekice bir plan sanmayın, sadece fotoğraf görüyor) ve ekipte kalan 3 kişiyi sandalyelere bağlayarak rehin alıyor. Bu noktada ise film, kendi içinde spoiler verme hatasına da düşüyor. Geriye dönük sahnelerde anladığımız kadarıyla sadece Lena kurtulmuş ve o an sandalyeye bağlı olduğu için kurtulmasının tek yolu bir şekilde rehin alan karakterin ortadan kalkması. Bu da ancak bir yaratığın onu öldürmesiyle olabilir. Keşke geriye sadece Lena’nın döndüğünü bilmeseydik ve yaratık bizi az da olsa gerebilseydi. Yine de ölenlerle beslenen ve onların senteziyle oluşturulan yaratık gerçekten başarılı, belirtmeden geçmek istemedim.

Filmin sonu ise bir insanın yok olmasıyla var olan yaratıkların yavaş yavaş insanlaşmasını ve insanların arasına karışmasını gösteriyor. Görüyoruz ki geri dönen Kane de aslında bir uzaylı.

Filmdeki yönetmenlik ve sinematografi çok iyi. ‘Parlaklık’ ve içindekiler son derece gerçek. 2018 yılında bile bunu hala bu şekilde çekemeyen yönetmenler var ve Annihilation gerçeküstü gerçekçilik açısından benzerleri arasından bariz farklarla sıyrılıyor.

Senaryo başarısız. Fikir değil, senaryo başarısız. Nerden tutsak elimizde kalan ve bizde hiçbir merak unsuru uyandırmayan diyaloglar, başı sonu belli olmayan ve asla derinleşemeyen sahneler gerçekten çok kötü.

Karakterlerin başarısızlığı ise kalan her şeyi (iyi veya kötü) silebilecek düzeyde. Araştırmacı olmaktan çok kıskanç ya da ezik konumda nereden bulundukları ve neden ekibe alındıkları belli olmayan bir grup insan. Beraber resmen Yüzük Kardeşliği oluşturmuşlar. Kendi kendine göreve gönüllü olan ve aynı zamanda doğuştan lider ruhlu ekip başı, kıskançlıktan karanlık bir hale gelen takım arkadaşı, lidere birden bağlanan bir başka ekip üyesi.. Başka bir evren ya da canlı ihtimalini bulmaya gitmek yerine kıskançlık krizine girmeleri çok kötü. Karakterlerin kendi iç çekişmeleriyle yok oluşlarını ve bir şekilde hayata dönmelerini yansıtma işi gerçekten çok yanlış anlaşılmış. Elemanlar o kadar sığ işlenmiş ki; ölümlerinden sonra geri dönüşlerini, hapsoluşlarını sorgulayamıyoruz bile.

Sonuç olarak Annihilation, çok yoğun, katmanlı, dolu görünmeye çalışan fakat entrikalardan çıkamadığı için oldukça yavan ve yüzeysel şekilde yapılmış bir film. İzlemezseniz hiçbir kaybınız yok, izlerseniz belki sevebilirsiniz. Daha iyi ellerde daha iyi işlenebilecekken; Netflix’in herkese hitap etmeye çalışmasının kurbanı olup harcanmış bir yapım.

  • 8/10
    Yönetmenlik - 8/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
  • 5/10
    Senaryo - 5/10
  • 5/10
    Diyaloglar - 5/10
  • 7/10
    Kostüm-Dekor - 7/10
  • 5/10
    Müzikler - 5/10
  • 4/10
    Kurgu - 4/10
  • 6/10
    Oyunculuklar - 6/10
  • 5/10
    Karakter Yazımı - 5/10
5.9/10

Özet

+Yönetmenlik
+Sinematografi
+Natalie Portman’ın her şeye rağmen başarılı olan oyunculuğu
-Kurgu
-Senaryo ve işleyiş
-Sığ karakterler
-Tutarsızlıklar
-Fiikrin yeterince yoğun ve derin işlenip yansıtılamaması

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest