BLADE RUNNER 2049 – İNCELEME

Blade Runner 2049; kendinden önceki mükemmel fütüristik örneğiyle, yönetmen değişimiyle, çekimlerinin kalitesiyle, 3 küçük bağlantı filmiyle veya ele aldığı fikri işleyiş biçimiyle değil de ülkemizde sansürlü olarak vizyona girmesiyle ünlenen bir film. Ünlenmesi için çok fazla iyi yanı olsa da doğruyu söylemek gerekirse benim de filmin adını duyduğumda aklıma gelen ilk şey sansürlenmesi olacak.

Fazla fikri olmayanlar için; 1982’de Ridley Scott’ın yönettiği ilk film 2019 yılında geçiyor. Karanlık, distopik bir evrende Tyrell isimli ünlü replikant şirketinin, dünya dışı kolonilerdeki işlerini hallettirmek üzere insanlardan ayırt edilemeyen robotlar üretmeleri ve görev süreleri dolan robotların Blade Runner isimli özel avcılar tarafından avlanmalarını anlatıyor. Baş kahraman Rick Deckard ise Los Angeles’a gelen bir grup replikantı yakalamaya çalışıyor.

İlk film, yaklaşık 40 yıl sonrasına olan gelişmiş bakış açısıyla, erişilemeyecek yönetmenliği ve unutulmayan yağmur diyaloğuyla çekilen en iyi distopik film örneklerinden. Günümüz dünyası ve filmdeki dünyaya bakacak olursak görünüşte tamamen farklı olmalarına rağmen aslında çok fazla benzerlikleri var. Filmde av ve avcı belli değil. Devam filminde bile hala aklımızda soru işareti bırakan Deckard’ın replikant olma olasılığı ve insandan daha insan olan replikantlar sorunu devam filmine de taşınmış.

İki film arasında ele aldıkları konular ve distopik evren arasında konu bazında tabi ki su götürmez bir bağ var; fakat yeni yönetmen Denis Villeneuve (ki bazıları tarafından Amerika’nın NBC’si olarak görülse de) bana kalırsa ilk filmden ‘film tarzı’ olarak tamamen farklı bir işe imza atmış. Denis Villeneuve filmini görsellik ve olay üzerine oturtmuş. Anıları izlediğimiz sahnelerde hiç diyalog yok; fakat anlatabildiğini zaten diyalogsuz olarak anlatabiliyor. Officer K, film boyunca ev replikantıyla çok fazla derin diyaloglar kurmuyor, genelde yalnız çalışıyor. Bu az diyalog işi sinematik evrende savunduğum bir teknik olsa da maalesef bazı kısımları yeterince aydınlatamıyor; Wallace sorunsalı gibi.

Blade Runner 2049’da da hala replikantlar var. Tek fark artık Tyrell şirketi yerine daha geleceğe dönük ve devrimci çalışan Wallace şirketi tarafından yapılıyor olmaları. Blade Runner’lar ise Ryan Gosling’in deyimiyle artık daha ‘sofistike’ çalışıyor. Amaçları yine eski sürüm replikantları yok etmek. Bu görevlerden birinde Officer K kod adlı replikant bir Blade Runner, görevdeyken; yıllardır kimsenin doğmadığı bu distopyada bir doğumun kanıtlarını buluyor ve tüm dengeler alt üst oluyor. Bir tarafta dengeyi sağlamak için çocuğu bulup yok etmek isteyen Blade Runner’lar, bir tarafta tüm dengeleri değiştirmek için çocuğu bulmayı amaçlayan Wallace şirketi, bir tarafta ise çocuğu ortaya çıkararak tüm dünyaya replikantların ‘insandan daha insan’ olduklarını göstermeyi amaçlayan azınlık bir grup var. Hangi tarafın haklı olduğu sorusunun cevabı tamamen size bırakılmıyor; çünkü filmin sonunda kazanan sadece bir taraf var.

K, araştırmalarına devam ettikçe kayıp çocuk ve kendi geçmişinden hatırladığı parçaları bir araya getiriyor. Birkaç ziyaret sonrasında ise aynı bilgilerde sistemde 2 çocuğun olduğunu, fakat kız olanın daha küçükken öldüğünü öğrendikten sonra kendisini ‘doğan çocuk’ olduğuna inandırıyor.

Sinema ve edebiyat dünyasında seçilmişlik konularını ele alan oldukça popüler yapıtlar mevcut. Cesur Yeni Dünya, Harry Potter serisi, Matrix serisi, hatta çocuk kitaplarından Percy Jackson serisi de tam olarak bu konuyu ele alan birkaç örnek. Bazı örneklerde seçilmiş kişi gerçekten seçilmişken; bazılarında bir noktada başından beri ‘o’ olduğunu düşündüğümüz kişinin aslında öyle olmadığını anlıyoruz. Matrix serisi gibi. K kendini doğurulmuş olan fikrine o kadar kaptırıyor ki; biz de filmin sonuna kadar o olduğunu düşünüyoruz. Filmin işleyişi ve teması en çok Cesur Yeni Dünya’yı andırıyor. Doğurulanı üstün görme ve ondan nefret etme ikilemi. K, çocuğun kendisi olmadığını aslında Deckard’la yaptığı ilk konuşmada öğrenebilecekken, çocuktan kız veya erkek olarak değil de ‘çocuk’ olarak bahsetmesi sonucu farklı bir zamanda öğreniyor.

Filmde Wallace ve şirketinin doğurulanı üstün görme politikası o kadar uç durumda ki can alma ve can vermeyi amaca ulaşmak için zaten uygulanması gereken bir politika olarak sunuyorlar. Wallace ‘bir sürü çocuğu olan’ bir babadan çok, etrafındakilere kendini bir çeşit tanrı olarak göstermeyi seçen birisi. Replikantları ne kadar sadık olursa olsun ondan korkuyorlar ve bu tam de Wallace’ın hedeflediği bir nokta. Maalesef Wallace ile ilgili fazla derin bir yere inmiyor film. Yardımcısı Luv’u da sadece Wallace’a olan bağı sebebiyle onun yolundan giden son sürüm bir replikant olarak tanıyoruz.

Mucizeye hiç şahit olmasa bile zamanla kendinin mucize olduğunu düşünen K bu düşünceye kendini o kadar çok kaptırıyor ki; zamanla insani duygular kazanmaya başlıyor. Ev replikantına sevgi beslemeye başlıyor ve o yok edilince üzülebildiğini fark ediyor. Kendisininkiyle aynı model bir robotu şehir merkezinde görmesiyle ise hayal kırıklığı tadıp gerçeğe dönüyor. Kendi robotunun gerçek bir kız bedeniyle birleşip K’nin karşısına çıktığı sahnenin de üzerinde durulması gerek. İnsan olmak istemesi fakat olamayacağını bildiği için insanla bütünleşerek daha iyi olduğuna inanan ve inandıran robot Joi de filmin kilit taşlarından.

K ilerliyor, ilerledikçe hissediyor ve hissettikçe daha fazlasını elde edebilmek için düşünüyor. Burası ise onun var olmaya başladığı temel nokta. Çünkü K’nin düşünebilmesi ve dolayısıyla var olabilmesi için gereken tek şey bir yalan ve o yalana kendini inandırması. Bu da K’nin seçilmiş kişi olmadığını öğrendiği an hayal kırıklığı yaşasa da daha sonra düşünmeye ve hissetmeye devam etmeyi seçip insanlık dersi vermesiyle filmi parlatıyor.

Daha önceki yazılardan birinde Blade Runner 2049, Watchmen esintileri taşıyor olabilir diye yazmıştım. Evet ikisi de karanlık, benzer yağmur sahneleri, kıyafetleri var fakat yanıldığımı söylemeliyim. Teknik açıdan Zack Snyder, Villeneuve’nin fütüristik şiirselliğine yaklaşamaz. Görsel şölen inanılmaz. Yoğun, basık, kasvetli distopya mükemmel. Buram buram iç karartıyor; çünkü amacı bu. İç karatmayan tek mekan, anı tasarlayıcısının yaşadığı kapalı olmasına rağmen her ortama dönüşebilen cam fanus. Nedenini de zaten filmin sonunda anlıyorsunuz.

Villeneuve’nin bu işi ciddiye aldığının bir diğer göstergesi de önceki yıllarda yaptığı 3 kısa film. (Wallace şirketiyle ilgili olan da var fakat bunu izlememiş olanlar için ben hala asıl filmde de bu şirkete daha fazla yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum.)

Ryan Gosling gerçekten çok yetenekli, Harrison Ford’u görmek ve Deckard’ın insan-robot tartışmasını yeniden alevlendirmek de yüzümüzü güldürdü. İlk filmden eksikliği diyaloglar. Yağmur sahnesi kadar can alıcı bir konuşma beklemesek de en azından Niander Wallace’den daha derin bahsedilebilirdi.

Sansür saçmalığına değinmek istemiyorum ne desem boş. Ben sansürsüz izledim, olması gerektiği gibi. Zaten bu filmin de sansüre ihtiyacı olan insanlara hitap ettiğini düşünmüyorum.

Sonuç olarak Blade Runner 2049, mutlaka izlenmesi gereken ve devam filmi tartışmalarının yoğun olduğu, devam filmlerinin pek de başarılı olmadığı dönemde ortaya çıkan harika bir başyapıt. Mutlaka izlenmesi gereken başarılı bir fütüristik film örneği.

  • 9/10
    Yönetmenlik - 9/10
  • 6/10
    Diyaloglar - 6/10
  • 8/10
    Kostüm-Dekor - 8/10
  • 8/10
    Müzikler - 8/10
  • 8/10
    Kurgu - 8/10
  • 9/10
    Sinematografi - 9/10
  • 8/10
    Oyunculuklar - 8/10
8/10

Özet

+Yönetmenlik, sinematografi
+Ele aldığı fikir
-Derin diyaloglar olmaması
-Bazı karakterleri tam tanıyamamamız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest