LOVELESS – İNCELEME

Bu yılki Cannes Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen, bir önceki filmi Leviathan ile adından sıkça söz ettiren Rus yönetmen Andrey Zyvagintsev, Loveless ile yeniden izleyici karşısına oldukça iddialı bir hikayeyle çıkıyor.

Filmin temelini adından da belli olacağı üzerine sevgisizlik ile inşa eden Rus yönetmen, ilk sahneden itibaren izleyicisini filmin içerisine almaktan imtina ediyor. Tarkovsky’e saygı niteliğindeki birkaç doğa sahnesi ile başlayan film, karakterlere her zaman mesafeli bir şekilde yaklaşıyor. Ormanın içerisinde nereye gittiği meçhul, üzgün olduğu her halinden belli olan bir çocukla hikaye başlıyor. Daha sonradan, boşanma arifesinde olan Zhenya ve Boris çiftinin küçük çocuğu olduğunu öğrendiğimiz küçük Alyoşa, anne ve babasının her şiddetli kavgasından oldukça fazla etkileniyor. Film boyunca çok kısıtlı sahnelerini izlediğimiz bu küçük karakter, sevgisizlik temasının aslında yapı taşı oluyor ve Rus yönetmen filmin geri kalan kurgusal ögelerini küçük Alyoşa üzerinden ilerleteceğinin sinyallerini veriyor. Annesinin ona sert ve umursamaz tavırları, babasının neredeyse oğlunu görmeye bile tenezzül etmiyor oluşu ve bu çiftin her kavgasını sanki küçük oğulları duymuyormuş gibi şiddetli ve hararetli bir şekilde gerçekleştirmesi, Alyoşa’nın psikolojisini alt üst ediyor.

Zhenya ve Boris’in birbirinden apayrı hayatları şekillenmiş durumda ve yönetmen de öncesini anlatmadan bizleri direk ikilinin yeni hayatlarına misafir ediyor, ancak yeniden, gizli saklı ve mesafeli bir şekilde. Boris’in arabasında, kendisini yalnızca dikiz aynasında izleyerek yolculuk ediyoruz; Boris bizi arabanın içerisine kitleyerek hayatına devam ediyor. Boris’in de Zhenya’nın da hayatlarında yeni aşkları var. Ve mutsuz olsalar da, mutlu olduklarına kendilerine ikna ediyorlar. Zyvagintsev, bu sevgisizlik sorununa oldukça yavan ve artık klasikleşmiş bir bakış açısından farklı bir sunum getirmiyor ve bizlere sevgisizlik sorununu oldukça uzatılmış cinsellik sahneleriyle sunma çabasına giriyor. 2 saatlik filmin, giriş bölümü yalnızca derdini daha ilk 10 dakikasında anlatabilmiş olsa da bu gereksiz uzatılmış klişe sahneler yüzünden 40 dakikayı buluyor ve filmin vuruculuğunun temel kaynağı olan ‘arayış’ öyküsüne giriş yapmamız neredeyse filmin ikinci yarısını buluyor.

Evet, izlediğimiz gereğinden fazla uzamış sahnelerden sonra sonunda kurguda gelişmelerin yaşandığı sahneler izlemeye başlıyoruz. Sevgilisinin evinden gecenin bir yarısında dönen Zhenya, oğlunun odasına bile uğrama teşebbüsünde bulunmadan kendisini yatağına bırakıyor. Sabah uyandığındaysa, oğlunun okula gelmediğini öğretmeninden öğrenmesiyle, oğlunun kaybolduğunu yavaş yavaş fark etmeye başlıyor. Boris, oğullarının kaybolmasına neredeyse hiçbir şey olmamış gibi yaparak ve hatta, eğer kimse duymayacak olsa bu durumdan memnun olacağını belli ederek tepki gösteriyor ve karakter gelişimi açısından Boris için önemli sahneler izliyoruz. İşini ve yeni hayatını her şeyden önemli gören Boris, ‘insani’ duygularının kurbanı oluyor ve oğlunu aramak için yollara düşüyor.

Polisin hiçbir şey yapmayacağını açıkça belli etmesinin ardından, gönüllü bir arama kurtarma ekibiyle beraber dramatik sahneler eşliğinde, plan sekanslarla donatılmış uzun sahneler izliyoruz. Boris ve Zhenya, her geçen saatin ardından yaşananların daha fazla farkına varıyorlar ve pişmanlıkları, sinirlerini germeye devam ediyor. Zyvagintsev, filmin ortasından son 15 dakikasına kadar olan arayış sahnelerini filmin finaliyle bambaşka bir yöne çekiyor ve filmin en radikal, en tartışmaya açık kararını veriyor. Filmi, temelinde sevgisizlik olan ve bir aile trajedisini gözlerimizin önüne sermeyi planlayan bir yapım olarak tartarken, Zyvagintsev, tamamen politik olmayı seçiyor ve şahsi fikrimce, filme dair en kötü kararı veriyor.

Ancak öncesinde, bahsetmemiz gereken birkaç önemli detayı atlamayacağım. Yıkık dökük, virane haline gelmiş Rusya’nın terk edilmiş evlerinde küçük oğullarını arayan Boris ve Zhenya’nın öyküsünü izlerken, bir Tarkovsky filmi izliyor hissine sıkça kapılıyoruz. Gerek çekim teknikleri, gerek sahne tasarımları, gerekse de renk ve ışık kullanımıyla Tarkovsky’e birçok atıfta bulunan yönetmen Zyvagintsev, filmin tekinsiz ve hüzünlü atmosferini doğru müzik seçimleriyle süslüyor. Arka planda çoğunlukla durağan, filmin akışıyla paralel ritimde enstrümantal müzikler bizlere film boyunca eşlik ediyor. Boris ve Zhenya’nın oldukça başarılı sayılabilecek oyunculuklarıyla birlikte, filmin izleyiciye uzak tavrına rağmen yavaş akan, gerilimi yüksek plan sekanslarda sıkılmıyoruz ve bizi bekleyen kaçınılmaz sona doğru umutsuz bir şekilde sürükleniyoruz.

Zyvagintsev, belki de yıllar boyu unutulmayacak bir yüzleşme sahnesine imza atıyor. Oğulları hakkındaki gerçeği öğrendikleri ve hikayenin bir sonuca bağlandığı ‘final’ sayılabilecek tamamlayıcı sahne, oldukça dozunda, şaşırtan, ve çoğunlukla boğazı düğümleyecek vuruculukta. Oyunculukların, diyalogların, kurgunun ve çekimlerin zirve yaptığı bu birkaç dakikalık sahnenin ardından, biraz önce bahsettiğim son viraja giriyoruz ve filmin oluşturduğu minimal dram yerini politik drama bırakıyor.

Film boyunca, gerek duymadığımız ayrıntıların aslında filmin finaliyle bağlantılı olduğunu görüyoruz. Olayların ardından, birkaç yıl sonrasını izlediğimiz son sahnelerde film boyunca yer yer radyolardan işittiğimiz Ukrayna-Rusya geriliminin artık bir savaşa dönüştüğü 2016 yılına, televizyon ekranlarındaki bol göndermeli anti-militarist yorumlar ön plana çıkıyor. Boris’in ve Zhenya’nın ayrı ayrı bu televizyon haberlerini izliyor oluşu ve Zyvagintsev’in ısrarla bu sahneleri bizim gözümüze sokuyor oluşu, Zhenya’nın balkondaki koşu bandına çıkmadan önce giydiği kıyafet ile anlam kazanıyor. Kameraya gözlerini dikerek bakan, tam karşıdan izlediğimiz Zhenya’nın üzerinde, gözümüze sokarcasına büyüklükte bir ‘RUSYA’ yazıyor ve aslında bir politik-dram izlediğimizi o zaman anlıyoruz.

Zhenya’nın annesinin ‘Mother Russia’ oluşu, arabalardaki radyoların manası, Boris’in sevgilisi Masha’dan olan oğluna aynı sevgisizlikle davranıyor oluşu, televizyonlardaki savaş karşıtı sahnelerde ‘çocuklar ölüyor ve bu kimsenin umrunda değil’ serzenişleri, devletin kolluk gücü olan polisin film boyunca kayıtsız kalışına karşın, gönüllü halkın bu arama kurtarma çalışmalarına yürekten inanıyor oluşu; bizlere metaforik bir Ukrayna-Rusya savaşı izlediğimiz izlenimini uyandırıyor. Bu da filmi zorlama bir finalle hatırlamamıza sebep oluyor. Zaten minimalist ve oldukça sarsıcı öyküsüyle, anlatmak istediğini gözümüze sokarak anlatmasına rağmen bizleri etkilemeyi başarmış filmi, bizleri gereksiz bir twistle rahatsız eden Rus yönetmen, hayal kırıklığı yaratan ‘gereksiz’ mesajıyla filminin tüm atmosferini politize edip duygusuzlaştırıyor.

Belki de filme dair asıl ‘sevgisiz’lik bu politik final karşısında meydana geliyor.

Puan
  • 8/10
    Yönetmenlik - 8/10
  • 8/10
    Oyunculuklar - 8/10
  • 5/10
    Kurgu - 5/10
  • 5/10
    Senaryo - 5/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
6.8/10

Özet

+ Başarılı oyunculuklar
+ Başarılı sinematografi
+ Harika yüzleşme sahnesi
– Uzatılmış sahneler
– Anlatılan öykünün kısıtlı oluşu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest