BLACK MIRROR 4.SEZON İNCELEMESİ

BLACK MIRROR 4.SEZON: ZEYNEP URAK

Black Mirror, her fırsatta övdüğüm ve herkese mutlaka izlemesini söylediğim birkaç yapımdan biri. Dizi demek istemiyorum, film de diyemiyorum o kadar farklı bir yapım ki özel bir kategoriye sokmamaya karar verdim.

Sevenleri kadar sevmeyenleri de bulunan yapımın sevilmeyen kısmının bu sezon çok fazla mutlu son olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Eski sezonları izleyenler bilir; San Junipero dışında fazlaca göze çarpan mutlu son içeren bir başka bölüm olduğunu hatırlamıyorum. Yapım genel olarak teknoloji, sosyal medya distopya evreni çevresinde işleniyor. Gelecekte hayatın tam merkezine oturmuş olan teknolojinin insan hayatını nasıl yok ettiği (özellikle Metalhead’de) ve kaosa sürüklediği gösteriliyor. Aklımızda bu haliyle yer edinen Black Mirror, bu kadar fazla mutlu son yapmaya başlayınca da tepki alması kaçınılmaz bir hale geliyor sanırım.

Ben bu sezonu da çok sevdim. Yine bir önceki sezondan daha iyi olma kriterine uygun bir iş çıkarmış Charlie Brooker. İnsanların oldukça düşük puan verdikleri Metalhead bölümünü çok beğendim mesela. Başındaki eşit toplum diyaloğu bile en az 7-8 puana çıkarır bölümü. 8.9 puana layık görülen Hang the DJ bölümünü over rated buldum. Tamam güzel ama keşke biri Charlie Brooker’a bu konuyu The Lobster’da izlediğimizi söyleseymiş. Son bölümden başlı başına ayrı bir sezon çıkabilirdi, fikirlerinin hala tükenmediğine dair mükemmel bir meydan okumaydı; bölümün ana konusuysa biraz 7Yüz’ün Büyük Günahlar’ını anımsattı. Bir de lütfen artık olayların aynı evrende geçtiğini gözümüze sokmasınlar 7Yüz Apartmanı gibi. Bunu anladık artık.

İnsanların genel olarak popüler yapımları beğenmeme akımına kapıldıkları da bir gerçek. Bölüm hakkında 10 dakika bile düşünmeden açıp IMDb puanına bakıp düşükse kötü yüksekse güzel bulan kesim maalesef çok fazla. Zamanında Christopher Nolan’ın Inception’unu beğenmeyen bir kitle vardı. Sebebi yok ama. Yani genel olarak beğenmediler o kadar. Ben de filmi iki kere sinemada izleyen biri olarak neden beğenilmediğini bir türlü anlayamamıştım. O zamanlar anlaşılamayan şeylerin kesin doğru ve geçerli olduğunu düşünen biri olduğum için de herhalde cidden kötü bir film demiştim. Garip.

Şimdi genel anlamda bölümleri kısa kısa inceleyeceğim.

1.BÖLÜM – U.S.S. CALLISTER

Daha önce siteye kapsamlı bir incelemesini yazdığım için buraya sadece o yazının linkini koyacağım. Buradan ulaşabilirsiniz.

2.BÖLÜM – ARKANGEL

Arkangel dünyanın en takıntılı ve en psikopatça uygulamalarından biri. Çocuğunuzun kafasına bir nesne yerleştirtiyorsunuz ve onun düşüncelerini yaşamının sonuna kadar bir tablet ekranından izleyip hayatına müdahale edebiliyorsunuz. Çocuğunuz sadece sizin istediğiniz şeyleri görebiliyor, sizin istediklerinizi duyabiliyor. Bir köpek bile havlasa gözüne sansür çekip görmemesini sağlayabiliyorsunuz.

Günümüz dünyasında çoğu ailenin tercih edeceği ve hiç düşünmeden yaptıracağı bir uygulama şüphesiz. Çocuğunuz sürekli gözünüzün önünde. El bebek gül bebek şekilde hayatında hiç kan görmeden büyüyor.

Bölümün başından sonuna kadar mantıksız ve psikopatça bir uygulama olduğunu düşündüm hala da öyle düşünüyorum. Ama ben bir ebeveyn değilim, çocuğum hiç kaybolmadı. Empati yapmam imkansız. Yine de hala izinsiz şekilde bir hayata müdahale etmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. İkilemden kurtulamadım. Vurucu ve düşündürücü bir bölümdü. Yönetmeninin Jodie Foster olduğunu da söylemeden geçmeyelim. 7,5 alır.

3.BÖLÜM – CROCODILE

Bu bölümde biraz farklı formatta bir timsah ve onun gözyaşları var. İncelemesini yaptığımız Victoria gibi, sadece onun 15 yıla yayılmış hali; 15 yıl sonrasıysa tamamen kan gölü. Bir insanın hayatı nasıl saniyeler içinde değişebilir ve bir olayın nedeni nasıl tamamen alakasız başka bir olayın sonucunu ortaya çıkarabilir, işte Crocodile bunu anlatıyor. Aslında bu kadar basit de değil. Bu bölümde öyle bir korku, çaresizlik var ki; hissetmemeniz imkansız.

İzlerken delireceksiniz ‘bir insan nasıl bu kadar şanslı olabilir, nereye kadar gidebilir’ diye. Ama gerçekten, 1.65 boylarında 50 kiloluk bir insan eğer çaresizse ve korkmuşsa o kadar ileriye gidebilir ki; şu saatten sonra konuştuğunuz her insanla kavga etmeden önce onun bir Mia Nolan olabileceği gerçeğini hep aklınızın köşesinde tutarsınız.

Sanırım uzun zamandır ilk defa korkunun insana neler yaptırdığını bu kadar insani çapta gerçek duygu ve hareketlerle açık açık izledim. Hiçbir abartı, hiçbir kopukluk yoktu. Bir insanın korkusu o kadar korkunç anlatılmıştı ki kendimi David Vann ya da modern bir Dostoyevski kitabı okuyormuş gibi hissettim. Ve de sanırım bir insan bir başka insanın hayatını onunla hiç alakası bile olmadan ancak bu kadar değiştirebilirdi. 8/10.

4.BÖLÜM – HANG THE DJ

Yukarıda biraz bahsettim, evet tamamen aynısı olmasa da temel fikir olarak Yorgos Lanthimos’un The Lobster filmine çok ama çok benzeyen bir bölüm. Ondan farklı olan tek yanı teknoloji; o açığı da The Matrix’le kapatmışlar.

Bölümün bana düşündürdüğü önemli tek şey simülasyon teorisi. Zaten The Matrix deme sebebim de bu. İçinde yaşadığınız evrenin bir simülasyondan ibaret olduğu ve belki de dışarda bir yerlerde gerçek benliğinizin bir Sims karakteriymişsinizcesine sizinle oynayıp sizi yönettiğine dair ortaya atılan bir fikir. Bu kadar yüzeysel bahsetmem fazlaca açıklayıcı değil, ama konumuz sadece bu bölümün eleştirisi. Simülasyonun konuyla bütünleştirilmesi ve bunun bize aktarılış biçimi başarılı olmuş. Akıcı denilebilir. Bazen aklıma ‘ilk olan, ilk karşılaşılan en doğrusu ve en akılda kalıcı olan mıdır?’ sorusu geldi; fakat bunu anlamak için en iyi yol; ilkten öte bir de kendin seçeceğin bir sonuncuya sahip olmak. Diğer seçenekleri görmeden ilkin en iyi olduğunu bilemeyiz, sona kadar gitmek de bizi ilkten ya da seçeceğimiz numara kaçsa ondan uzaklaştırabilir. Çünkü iyinin bir sonu yoktur ve bir sonraki aşamanın daha iyi olduğu düşüncesiyle hareket etmek elimizdekilerin yok olmasına sebep olabilir. O yüzden en mantıklısı, buna kendi belirleyeceğimiz bir sonuncuyu seçerek ‘dur’ demek.

Bölüm güzel, ama 8,9 puan almaz. Maksimum 7,5. Bu kadar abartılmasının sebebi sanırım günümüzde doğru kişiyi bulma şansını kaybettiği dönemlerde bu bölümü izleyip yeniden olumlu düşünmeye başlayan insanlar. Başkaldırıyı sevme kısmına da girmeyeceğim, sonuçta V for Vendetta’yı da okumuş veya izlemiş insanlarız (ya da The Matrix’i ya da hatırlayamadığım bir sürü başkaldırı filmini). Yüzümüzü güldüren, simülasyonu düşündüren ve teknolojinin özel hayatın bu kadar içinde olunca ne kadar farklı yerlere gidebileceğini göstermesi açısından oldukça güzeldi. Ama bu kadar, daha ileriye götürmeye çalışmanın manası yok. 7,5.

5.BÖLÜM – METALHEAD

İzlediğimden beri neden bu bölüm 6, önceki bölüm 8,9 aldı diye düşünüyorum. Baştaki eşit toplum muhabbeti bile o kadar güzeldi ki sırf bunun için daha yüksek alır. Domuz olmak istemediğini, hayatının bütün gün burun hortumu arka tarafıyla aynı hizada olacak şekilde gezmenin ve diğerlerinin arkalarına bakmaktan başka anlamı olmayan şekilde ilerlediğini söyleyen ve bunun ne anlam ifade ettiğini soran karaktere, bir diğerinin verdiği cevap: eşit bir toplum.

Şimdi tekrar bölüme bir bakalım. Bütün domuzlar ölmüş. Peki bu bize neyi ifade ediyor? Eşit bir toplumun artık var olmadığını. Bölümüm bir başı yok, yaşanan olayların bir sonu da yok. Charlie Brooker bize hiçbir şey anlatmamış. Buna rağmen anlayabiliyoruz. İnsan beyinlerini paramparça eden hatta kendileri haricindeki bütün kafaları paramparça etmeye programlanmış olan metal kafaların savunma aracı olarak kullanılmasıyla beraber, geriye sadece bir avuç insan kalmış. Acı ama gerçek. Biz de tüm bölüm boyunca yalnızca bir tane ‘köpekten’ kaçmaya çalışan bir kadını izliyoruz.

İnsanlar yok olmuş olarak gösterilse de insanlık hala yaşıyor olarak önümüze koyulmuş. Bir oyuncak ayı için bütün bunlara katlanmanın saçma olduğunu düşünmeyin. Bu insanlar ölse de insanlığın hala var olduğuna dair ellerinde kalan tek şey.

Yönetmenlik harika. Yavaş çekimler ve korku filmi müzikleri sıklıkla kullanılmış zaten yavaş çekimler David Slade’nin imzası gibi sanırım. Modern versiyon bir Alfred Hitchcock filmi izledik diyebilirim. Her türlü klişe beklediğim yerde o klişeler mutlaka yaşandı ama bu bizi rahatsız etmedi zaten amaç da buydu çünkü.

Metal kafaların orijiniyle ilgili hiçbir şeyin anlatılmamasını bir süre sonra hiç umursamıyorsunuz. Çünkü bölümün anlatmak istediği şey o hurda yığınları değil. Buna göre izlerseniz en az 8 puanı hak ediyor.

6.BÖLÜM(SEZON FİNALİ) – BLACK MUSEUM

İzlerken alkışlayacaktım, ister inanın ister inanmayın o kadar güzel bir bölüm. Resmen bir meydan okuma. Fikirlerinin hala tükenmediğine, istese bu bölümdeki hikayelerle bir sezonun 2-3 bölümünü daha çekebileceğini kanıtlamak için harika bir yol. Charlie Brooker gerçekten de mükemmel fikirlere sahip.

Acıya tapan doktorun hikayesi, bir yazardan alıntılanmış fakat işlenişi ve çekimleri inanılmaz başarılıydı. Bölümdeki iki fikir de inanılmaz psikopatça fakat bir o kadar güzel başlayan fikirlerdi. Başlayan dememin sebebi ilerlediklerinde çok fazla kargaşaya sebep olmaları. Yanlış kişilerin eline geçme kısmına değinmemişler, evet iki fikir de yanlış kişilerin elinde çok kötü yerlere giderdi, bunu herkes tahmin edebiliyor. Fakat doğru kişilerin elinde yanlış yerlere gitmeleri daha vurucuydu.

Hikayenin son ve ana kısmını direk anladım. 7Yüz’ün Büyük Günahlar’ının aynısı olmuş. Kim kimden esinlendi tabi ki bilemem. Ama tahmin edilebilirliği bile güzelliğinden herhangi bir şey kaybettirmedi.

Önceki bölümlerin bazılarında kullanılan aletleri görmek de güzel bir detaydı.

Özetle Black Mirror’a yakışan, oldukça kaliteli bir sezon finali olmuş. 8,8/10

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest