İŞE YARAR BİR ŞEY – İNCELEME

Pelin Esmer’in son filmi İşe Yarar Bir Şey, benim için oldukça kişisel bir film. Bu yüzden de bu yazı, kişisel yorumların oldukça fazla yer aldığı bir inceleme olacaktır.

Öncelikle, yazıya filmin kendisini anlattığı oldukça manalı sinopsisi paylaşarak başlamak istiyorum. Çünkü filmin konusunu bu paragraftan daha iyi açıklamanın herhangi bir yolu yok.

Leyla gibi biri neden lise arkadaşlarıyla buluşma yemeğine gider ki? Yirmi beş yıldır hiçbir lise yemeğine gitmemiş… Üstelik 16 saat süren bir tren yolculuğuyla! Hemşirelik son sınıf öğrencisi Canan, o niye trende? Gönlünde oyuncu olmak varken hemşire adayı olarak hiç istemediği bir iş görüşmesine gidiyor. Peki Yavuz? Hareketsiz yatıyor bir pencerenin önünde, seyyar satıcıları, faytonları, sokaktaki insanları izliyor bütün gün. Canan’ı bekliyor, belki de Leyla’yı, belki de bir gece treninde yolları kesişen katil ile şairi.

Filmin öyküsünün sıradışılığı, filmin temel altyapısını oluşturuyor. Barış Bıçakçı ile Pelin Esmer’in birlikte kaleme aldığı senaryo, kesinlikle bir durum öyküsü ve oldukça sağlam temelli. Diyalogların ve görüntülerin hikayeyi anlatmasına izin veriyor Pelin Esmer, belki de en doğru olanı yapıyor. Aksiyon olarak pasif durumda kalan oyuncularımız, bizlere hikayelerini oturdukları yerden, sakince anlatıyorlar ve bizi filmin tam içine dahil ediyorlar.

Başak Köklükaya’nın hayat verdiği Leyla karakteri, ideal bir kadın profili çiziyor. Kendine güvenen, ayakları üzerinde dimdik durabilen, özlenilen ve idea olarak kabul edilen modern kadın figürü. Yol arkadaşı Canan ise, Anadolu’nun bağrında sosyal baskılar nedeniyle kendi özgüvenini henüz tam kazanamamış, hayalperest ve cesur bir genç kız. İkisinin tanışma anından filmin son sahnesine kadar, filme giren çıkan karakterler ise hayatın içinden, filme misafir olmuş insancıklar. Yaratılan gerçeklik altyapısı o kadar sağlam ki, filmin herhangi bir noktasında herhangi bir insan kendine dair bir şey bulup filmi sevebilir. Filmin kurgusuna, gerçekliği arttırmak için yerleştirilen ufak detaylar (Leyla’nın Canan hakkında yaptığı çıkarımlar, şarkıcı kadınların hikayedeki ufak rolleri, kendi kendine içki içen adam, başlı başına Ercan Kesal ve lise tayfası) oldukça yeterli, hatta olağanın üsünde başarılı.

Filmde yer alan diyalogların her biri, bir kitaptan alıntıymış gibi hissettiriyor. Her kelimesi düşünülerek hazırlandığı belli olan diyaloglar kesinlikle filmin gerçekçiliği içinde sırıtmıyor, zira yaratılan karakterlerle birebir uyuşan diyalog seçimleri tercih edilmiş. Çoğu sahnede, kendimi süregelen diyaloğun hiç bitmemesini isterken bulmadım dersem yalan söylemiş olurum. Çünkü aslında, 2 saate yakın bir süre boyunca bir film izlemiyor, görüntülü bir romanı ‘okuyoruz’. Hayatın içinden, hayallere dair, yapamadıklarımıza dair, arzulara dair, yaşamın manasına dair, şiirlere dair, samimi bir yol filmi izliyoruz. Leyla’nın monologları sayesinde, Leyla’nın gözünden insanları inceliyoruz, merak ediyoruz, hikayelerini yazıyoruz, onları anlatıyoruz. Sokak duvarındaki gözüne ayna koyulmuş kuşa bakarak kendimizi görüyoruz her geçişimizde: Kendimizi de arıyoruz.

Ölmek isteyen bir insanın son anlarına tanıklık etmek için gitmek isterken, bambaşka bir hikayeyi tecrübe ediyoruz. Filmin başında, Canan’ın solgun suratındaki huzursuzluğu anlattığı hikayeyle birleşince, bir ‘şaşırtmaca’ olması planlanan ötenazi öyküsü her ne kadar tahmin edilebilir olduğundan bizleri şaşırtmasa da, öykünün gelişimi tahmin edemeyeceğimiz şekilde gerçekleşiyor ve bizleri tatmin ediyor. Yiğit Özşener’in muhteşem oyunculuğu da bizleri harika sekanslarla baş başa bırakıyor.

Oyunculuklardan bahsetmişken, Leyla’yı canlandıran Başak Köklükaya ve Canan’ı canlandıran Öykü Karayel o kadar gerçek, başarılı ve temiz bir iş çıkarıyorlar ki, Türk sinemasında eşine zor rastlanır oyunculuk performansları izliyoruz. Hele ki böylesine karakter odaklı bir durum filmi için, oldukça başarılı kurtarılan sahneleri oyunculuklar kesinlikle taçlandırıyor. Leyla’nın bakışlarından Leyla’nın iç dünyasını anlayabiliyor olmak, kişisellikten öte kesinlikle Başak Köklükaya’nın sağlam oyunculuğundan da ileri geliyor.

Filmin görselliği, Üç Maymun’un harika görüntülerini hazırlayan adam Gökhan Tiryaki’nin ellerinde olduğu için, bu kısımda da söylenecek pek fazla söz yok. Hikayenin akışıyla birebir uyumlu renk paleti, durumlara uygun mekan ve dekor seçimleri ve kesinlikle başarılı manzaralar sinematografik açıdan harika bir deneyim yaşatıyor. Bu noktada, henüz birkaç filmlik bir filmografisi olsa da, Pelin Esmer’in usta yönetmenliğinden de bahsetmeden geçmek olmaz. Dar alanda oldukça etkili kullanılan kamerayla oldukça başarılı sahneler izliyoruz, özellikle trenin içerisinde kurtarılan sahneler, Leyla’nın insanları izlediği sahneler ve genel olarak filmin kurgusunun içerisine serpilmiş ufak sinematografik detaylarla beraber incelikli düşünülmüş mekan tasarımları Pelin Esmer’in imzası olacak kadar güzel.

Özetle, İşe Yarar Bir Şey, içerisinden kendi yaşamıma dair, insanlara dair ve hayatın genel sorunlarına dair çokça şey bulduğum, düşündüren, etkileyen ve oldukça duygulandıran bir dram filmi. Türk sinemasında önemli bir mihenk taşı olacak güzellikte sahneleri barındıran, sinematografik açıdan hayran bırakan ve kurgusuyla oldukça dikkat çeken bir yapım. Bu görüntülü romanı ‘okuduktan’ sonra uzunca bir süre aklımdan çıkmayacağına eminim. Böylesine kişisel bir film yaptıkları için, tüm ekibe ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Puan
  • 9/10
    Yönetmenlik - 9/10
  • 9/10
    Sinematografi - 9/10
  • 8/10
    Senaryo - 8/10
  • 8.5/10
    Kurgu - 8.5/10
  • 8.5/10
    Oyunculuklar - 8.5/10
  • 9/10
    Diyaloglar - 9/10
8.7/10

Özet

+ Harika oyunculuklar
+ Başarılı görüntü yönetmenliği
+ Çok güzel sahneler içeriyor
– Kurgudaki tahmin edilebilirlik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest