7YÜZ 1.SEZON 3.BÖLÜM – İNCELEME

7YÜZ 3.BÖLÜM İNCELEME

SPOILER İÇERİR.

Ne yazsam nasıl yazsam nereden başlasam bilmiyorum. O kadar rezalet bir bölüm ki; zaman ayırdığıma mı üzüleyim, üyeliğe para verdiğime mi yoksa dizinin eleştirisine çoktan başlamış olmama mı.. Sansür kaygısı yok, süre kaygısı yok, reklam arası yok, bütçe sıkıntısı yok. Ama zeka da yok. Bu projenin Black Mirror’la alakası yok, olamaz. Aksini savunmak yalnızca Charlie Brooker’a hakaret olur.

Bilim kurgu ve romantik film çekmeyi bilmeyen yönetmenler, senaryo yazmayı bilmeyen senaristler, oyunculuk yapmayı bilmeyen oyuncular. Gerçekten sinirden ne yazacağımı bilmiyorum. ‘Farklı, çarpıcı, özgün, cesur’ sloganlarıyla yola çıkan ve ilk bölümüyle çıtayı zirveye çıkaran 7Yüz, 2.bölümden itibaren öyle bir düşüş yaşadı ki; Ingmar Bergman bile mezarından çıkıp gelse bu bölümleri toparlayamaz. Ne yönetmenlik açısından ne de senaryo açısından. Nereden tutsan elinde kalan bir kurgu, primetime ergen dizilerinde izlediğimizden daha vasat bir konu, rezalet karakterler..

Seveni çıkar, eminin. Herkesin çevresinde ‘7Yüz yine yaptı yapacağını, bir insan kendiyle ancak bu kadar iyi yüzleşebilirdi!’ diyen en az bir kişinin çıkacağına eminim. Bu bölümü, insanın kendiyle yüzleşmesi açısından yere göğe sığdıramamak; Eyes Wide Shut’ı kadın-erkek ilişkilerine mükemmel bakış açısı oluşturmuş diyerek ya da Fight Club’ı karakter analizini harika yapmış diyerek beğenmekle eşdeğer rezillikte.

Bir yapımı izlerken utanmamanız çok önemlidir, herhangi bir sahnede ekrana bakmak istemeyeceğiniz kadar kalitesiz ve uyduruk tek bir sahne bile varsa o iş hiçbir şekilde övülemez. Her şeyi mükemmel değilse bir yapım asla üzerinde konuşulacak öneme sahip olamaz. Dün Aronofsky’nin mother!’ını izledim. o filmin derinliğinin ardından bu diziyi izleyince ne kadar yavan bir psikolojik hikaye izlediğimin farkına vardım. Şimdi bölüme geçelim.

Yine önce konuyu özet geçip sonra bölümü yorumlayacağım.

Başrol kahramanımız Pınar. Silik, ezik, aşırı yetenekli olan fakat hep ezilen, iletişim kuramayan bir kadın. Şirkette önemli bir mevkide fakat ortalarda gözükmeyen bir tip. Eray adında bir adam şirkette işe başlayana kadar bu halinden şikayetçi bile değil. (Eray tabi ki inanılmaz havalı ama iyi kalpli, düzgün, daha önce de bahsettiğim içinde ‘ay, uzay, yol, müzik’ geçen 5 cümleyle kendinize aşık edebileceğiniz bir karakter.) Pınar; Eray ve birkaç kişiyle beraber ‘değişen kadınlar’ projesinde çalışıyor. Fikir tabi ki Pınar’a ait. Ne olduysa bundan sonra oluyor ve Pınar artık silik biri olmak istemiyor. Tam da bu sırada dışarıda uçan kağıtlarını toplarken Oşa isimli bir terapistin ilanını görüyor ve ona gidiyor. Terapist her şeyiyle bir şarlatan. Ekrandan tipini görmeseniz bile kokusunu alarak da anlayabileceğiniz seviyede bir şarlatanlık. Pınar’a aurasının kırmızı olduğunu söylüyor ve 2 yıllık bir tedavi planı çıkarıyor. Tabi iki yıl geç. Pınar daha çabuk bir şey yok mu diyor ve hop, alın size hızlı terapi. Etkisi kısa süren ama yoğun olan terapide, bir şarkıyı Pınar’a dinleten Oşa, bu şarkıyı her mırıldandığında sana güç verecek diyerek seansı bitiriyor. Seans ücretleri de 700 lira. Pınar bir süre şarkıyla idare ediyor fakat aynaya baktığı her an şarkının sustuğunu fark edip Oşa’nın kapısına dayanıyor. Oşa da birbirinden rezil hipnozlarla Pınar’a terapi uyguluyor. Pınar sunuma hazırlanırken, şarkıların sadece aynaya baktığında değil, Eray’ baktığında da sustuğunu anlıyor çünkü o zaman da kalbinin sesi Eray’a olan aşkından her şeyi bastırıyor (şu senaryonun rezilliğine bakın). Pınar bir gün kalktığında müziği susturamıyor ve üstüne bir de Oşa’nın da dolandırıcılıktan tutuklandığını öğreniyor. Polis merkezine koşup Oşa ile konuşuyor ve ondan ‘müzik aslında yok, sen kafanda kurdun ben sadece inan diye süslü sözler söyledim’ cümlelerini duyuyor. Ertesi gün sunumu yapamıyor. Bağırarak şarkı söyleyip herkese rest çekiyor ve istifa ediyor.

Öncelikle, psikoloji bilimini ayaklar altına alan, hipnozcuların yüz karası olan Oşa’dan bahsedelim. ‘senin auran kırmızı tedavin bende, süüüppeer’ diyen Oşa’yı her gördüğümde utancımdan ileri sarmak istedim. Bu kadar rezil, şarlatan, klişe, vikipedi temelli bir hipnozculuk olamaz. Bir insan o kadar hızlı şekilde hipnoz edilemez. Edilse bile eğer işlem sırasında ‘uyanınca hiçbir şey hatırlamayacaksın’ denmezse her şeyi unutamaz. Oşa karakteri o kadar abartı, yalan ve klişe ki gerçeklik sınırlarını zorluyor.

Pınar karakteri ise izleyiciyle adeta alay ediyor. Bunu söylemekten nefret ederim ama ortalamanın üzerinde güzelliğe sahip olan hatta çok çok üstünde olan biri bu kadar ezik olamaz. Kahveyle meyve yiyen bir insan asosyal olamaz. İnternetten bir anda tonlarca kıyafet alamayacağına göre, asosyal insanın o kadar ihtişamlı kıyafetleri de olamaz. Böyle konseptte bir dizi bunu yapmamalı. Bu kadar ezik bir karakterin evi de bu kadar düzenli ve güzel olamaz. Bakımlı olamaz. Zaten eziklik o kadar abartılmış ki, Pınar da gerçekliği zorluyor. Aynada kendini görme sahnelerinin komik olması amaçlanmış sanırım; ya da terapi sahnelerinin. Sanırım diyorum çünkü o kadar yapaylar ki gülmek yerine utandım.

Tek gerçek karakter Eray. Samimi, içten ve doğal. Fakat bir karakter gerçekliğin sınırlarını zorlarken başka bir karakterin aşırı gerçek olması bence yapay ve değersiz duruyor. Eray karakterinin ofisteki klişe diyalogları komik. En azından amacına ulaşmış. Tam bir ofis diyaloğu. Sinem de karakterinin üstesinden gelmiş, havalı kıskanç kadına güzel hayat vermiş.

Gelelim saçmalıklara. O kadar çoklar ki acaba hangisinden başlasam.. Su geçirmez telefonun suya girmesiyle kıyameti koparmalarından mı yoksa ana haberde tutuklanma gören kadının banttan izlediği yayınla gidip gerçek hayatta hipnozcuyu bulmasından mı? Ya da belki de Oşa’yı tutuklamalarına rağmen Pınar’la konuşmasına izin veren polislerden başlamalı ve ‘senin auran yeşildiiiii!’ diye bağırıp hepimizi gerçeklerle duygulandıran(!) Oşa ile devam etmeliyim.

Ayna metaforunu ve kendi benliğiyle savaşmayı bu kadar sığ kullanan bir yapım yok sanırım. Darren Aronofsky ve Black Swan filmi ağlıyor. Önce aynalarla sonra aynasız yaşayamayan psikolojik vaka klişeleri de 90’lı yıllarda falan bırakılmış olmalı.

Özet olarak bir başkalaşma hikayesi bu kadar utanç verici işlenebilirdi. Müzikle kurtarılmaya çalışılan bölümde müzik o kadar abartıldı ki; kulaklarımı tıkamak istedim. Six Feet Under efsanesini belki izleyenleriniz vardır ve son sezonlarda Claire’nin ofiste masanın üzerinde şarkı söylediği hayal sahnesini hatırlar. Son sahneyi izlerken aklıma o geldi ve Alan Ball ile Six Feet Under ekibini de anmak istedim.

Duygusal açlık yaşayan her senaristin ya da yazarın, çalışırken dinledikleri müziğe hikaye uydurma çabaları da bence artık tarihe karışmalı. Çünkü asıl yapılması gereken öyküye şarkı bulmak. Tam tersini yapmak sadece komik sonuçlar doğuruyor.

Dolandırıcı hipnozcu klişesiyle, yüzleşmenin yavanlığıyla, utanç verici psikolojik analizleriyle izlediğim en sığ dizi bölümlerinden olsa da hakkını yiyemeyeceğim, yabana atılmayacak tek bir artısı var: JANSET.

  • 6/10
    Yönetmenlik - 6/10
  • 6/10
    Oyunculuklar - 6/10
  • 6/10
    Müzikler - 6/10
  • 5/10
    Senaryo - 5/10
  • 5/10
    Sinematografi - 5/10
  • 5/10
    Kurgu - 5/10
  • 5/10
    Kostüm-Dekor - 5/10
  • 6/10
    Diyaloglar - 6/10
5.5/10

Özet

+Janset
-Janset hariç her şey

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest