mother! – İNCELEME

Tanrı aramızda.

Gözümüzü cehennemle açıyoruz. Alevlerin içerisinde, donuk bir bakışla karşılaşıyoruz. Kül olmaya yüz tutmuş bir kadın, bizi donuk bakışlarıyla tedirgin ediyor. Sonrasında külleri görüyoruz, küllerin içinden, mutlu bir insan çıkıyor. Mutlu bir insan olması, belki umutlu olmasından kaynaklı. Elinde tuttuğu değerli taşı yerine koyuyor ve az önce yanışına tanıklık ettiğimiz cehennem, küllerinden doğuyor ve cennete dönüşüyor.

Aronofsky, bizleri bu karmaşık ve filmin sonuna bağlayıcı olacak sahnelerle filme bağlıyor. Bu sahneleri sanki hiç göstermemiş varsayıp, sıfırdan bir hikaye anlatımıyla da mother!’a başlıyoruz. Jennifer Lawrence ve Javier Bardem’in canlandırdığı ve isimlerini bilmediğimiz bir karı koca çiftinin ilişkilerine ve günlük yaşantılarına tanıklık ediyoruz. Anladığımız üzere, Bardem yazmakta zorlanan bir edebiyatçıyı, Lawrence ise Bardem’in yıllar önce yanan evini dekore etmek için günlerini harcayan bir kadını canlandırıyor. İkilinin rutin ve huzurlu sayabileceğimiz hayatı elbette bu seyrinde süregelmiyor.

Lawrence, hasar görmüş bir duvarı restore ederken anlıyoruz ki, evin bir kalbi var ve Lawrence bu kalbi hissedebiliyor. Henüz taptaze ve kusursuz bir kalp. Lawrence, bu duvarı, daha sonraları kendisinde de kullanacağı bir tozu alçıya karıştırarak sıvıyor. Lawrence ile ev arasında metafizik bir bağ olduğunu anlıyoruz.

Çok geçmeden, izole yaşadıkları bu yalnız eve, bir gece ansızın, karanlığın içerisinden bir misafir geliyor. Bardem, nedeni belli olmaksızın bu misafiri oldukça hoş karşılıyor ve Lawrence da bu konuda oldukça şaşkın. Nereden geldiği belli olmayan bu adam, sadece birkaç saniye içerisinde sanki evin bir ferdiymiş gibi hareket ediyor ve bu garipliklerin aslında bilinçli bir absürtlük olduğu da bu noktadan sonra anlaşılıyor. Bardem’in misafire karşı olan nedensiz bağlılığı ve canlılığı Lawrence’ı rahatsız ediyor. Hatta kıskandırıyor. Lawrence, temkinli davranıyor ve adamı uzaktan izlemeye başlıyor. Evi, ‘bir pansiyon’ zannettiğini ve tesadüfen buraya yolunun düştüğünü söyleyen adam, Bardem tarafından ‘yeteri kadar odamız var’ denilerek eve dahil ediliyor, Lawrence ise fikri bile alınmadığı için kızgın kalıyor. Bardem, adamın en kötü anlarında yanında oluyor, Lawrence ise bu anlardan bilinçli olarak uzaklaştırılıyor. Lawrence ise tepkisini, adamın sigarasını yakmak için kullandığı çakmağı gizleyerek gösteriyor. Ancak bu tepki, en başta ufak bir kıskançlık reaksiyonu olarak görünse de kesinlikle Aronofsky tarafından filmin sonu tasarlanarak gösterilmiş önemli bir sahne.

Bardem’in odası, Lawrence hariç yabancılara kapalı olsa da Bardem misafirine odasındaki değerli taşı gösteriyor. Eskiden, yanmış evinin küllerinin arasında bulduğu bir taş olduğunu anlatıyor misafire. Misafir, ilk görüşte taşın ihtişamlı görüntüsüne kendisini kaptırıyor.

Ve daha sonra, eve yeni bir misafir geliyor. Gelen kadının, bir önceki misafirin karısı olduğunu öğrendiğimiz andan itibaren, filmin gerginlik dozu artıyor ve Aronofsky, bu yeni karakterin filme girişinden itibaren filmi anlatmak için gerilim sahnelerini tercih ediyor. Her şeyi, Bardem tarafından dışlanan ve neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikri olmayan şaşkın Lawrence’ın gözünden izliyoruz, klostrofobik evin karanlık odaları içerisinde bu garip misafirlerin orijinini araştırmaya başlıyoruz. Gelen kadın, kocasının da ötesine geçerek evi sahiplenme konusunda kesinlikle rahatsız edici, sinir bozucu bir tavır takınıyor. Lawrence ve Bardem’in özel yaşamlarına burnunu sokuyor, ilişkiler hakkında haddi olmayan yorumlar yapıyor, kimsenin izni olmadan evin içerisinde rahatça geziniyor ve sanki evin gerçek sahibi kendisiymiş gibi davranıyor.

Aronofsky, bu kadının kimliğini çok geçmeden bizlere belli ediyor ve izlediğimiz tüm sahnelere anlam kazandırıyor. Kadının, Bardem’in odasındaki büyülü taşın cazibesine kapılıp sürekli o taşı görmek istediği andan itibaren anlıyoruz ki; o taşın başına bir şey gelecek. Geliyor da. Kadın ile kocası, izinsiz bir şekilde Bardem’in odasına girip taşı incelerken yanlışlıkla taşı kırıyorlar.

Ve cennetten kovuluyorlar.

Evet, bu sahneden sonra artış her şey bir mitolojik öykü. Karakterlerimizin artık isimleri var. Karakterlerimizin artık geçmişleri var ve karakterlerimizin artık derinlikleri var. Aronofsky, hikaye anlatımı konusunda oldukça sıradışı bir teknik deneyerek, yalnızca bir sahne ile tüm karakterlerine bir anda anlam kazandırıyor.

Bardem, Tanrı’yı; Lawrence Doğa Ana’yı (‘Mother Earth’) ve misafirler de Adem ile Havva’yı canlandırıyorlar. İzlediklerimiz ise, en başından itibaren aslında mitolojik bir öykü. Başlarda, yalnızca kül ve ateş vardı. Tanrı küllerinden, dünyaya hayat verdi. Doğa Ana ile birlikte, ‘bir cennet yarattılar’. Ancak, Tanrı’ya bu yeterli gelmedi ve ‘evlerine’ misafir gerektiğini düşündü. Adem ile Havva geldiler ve iradelerine yenik düştüler. Cennetten kovuldular. Ancak hala Dünya’yı sahiplenmeye devam ettiler.

Affedici, cömert Tanrı’mız…

Tanrı, kırılan taşının yasını tutsa da cennetine mühür vurduktan sonra Adem ile Havva’yı affetmeyi de biliyor. Çünkü o, affedici ve cömert bir Tanrı. Ancak işler her zaman Tanrı’nın istediği gibi gitmiyor çünkü artık gizemli taş kırıldı.

Taş, dünyadaki sevgiyi sembolize eden bir film imgesi. Bizzat Doğa Ana’nın, umutsuzluğa, ya da nefretin dehşetine düştüğü sahnelerde yeniden dünyayı güzellikleriyle görmesini sağlayacak olan suyun içine kattığı özün kendisinden oluşan bir materyal. Aronofsky’nin klasik bir sembolü haline gelen bu yaşam/sevgi özü, mother!’da da önemli bir yer tutan imge haline geliyor. Dünyayı oluştururken kullandığı sevgi özünün paramparça olmasından sonra Tanrı, bunun dünyanın sonunu getireceğine inanmıyor ve her şeyin affedilebileceğini iddia ediyor. Ancak ikinci hayal kırıklığını, Adem ile Havva’nın oğullarıyla karşılaştığında yaşıyor.

Bir miras davası yüzünden kavgalı olan iki kardeş biçiminde modern dünyaya tasvir edilen Habil ile Kabil, Tanrı, Doğa ve Adem ile Havva’nın gözü önünde kavgaya tutuşuyorlar ve Kabil, Habil’i öldürüyor. Tanrı, Habil’i kurtarabilmek ve her şeyi yoluna koyabilmek için Doğa’yı yalnız başına insanların hedefine açık hale getirerek terk ediyor.

Dünyanın sonuna açılacak olan kapı da, Kabil’in kanlarıyla belirginleşiyor. Doğa Ana’nın dünyanın merkezine seyahati, Habil’in kanıyla aydınlanıyor ve Doğa Ana, her zaman bir çıkışının olduğunun farkına bu şekilde varıyor. Yani ilk kan döküldüğü anda, aslında Dünya’nın sonunun da geleceği anlaşılıyor. Aronofsky, kesinlikle dini konularda cesur sahneleri, bir korku filmi tadında işleyerek, dinle korkuyu bir bütün haline getirip ironi yapıyor. Yarattığı karanlık ve klostrofobik sahnelerle tamamen Tanrı’nın kontrolden çıkışını bizlere tasvir etmeye çalışıyor. Dünyanın sonunun içerisinden çıkan kurbağa ile de bizlere yeniden bir dirilişin olacağının sinyallerini veriyor. Ve izleyici olarak yeniden doğuş/dirilişi ne zaman izleyeceğimizi merak etmeye başlıyoruz.

Aronofsky, din tarihini kronolojik olarak anlatmaktan vazgeçmiyor ve Habil ile Kabil’in hikayesinden sonra Tanrı’nın evini yeniden insanlara açıp onlara merhametini vermeye çalışmasıyla hikaye devam ediyor. Habil’in cenazesine gelen insanlar, Adem ile Havva’nın yaptığından farksız olarak yeniden evi istedikleri gibi kullanmaya başlıyorlar ve kelimenin tam anlamıyla evin her tarafına hükmetmeye başlıyorlar. İnsanlığın bu vurdumduymazlığı karşısında çaresiz kalan Doğa Ana, elinden hiçbir şey gelmeyeceğini anlıyor ve evin kalbinin de gittikçe körelmeye başladığını görüyoruz. Yani gidiş parlak değil ve bunun tek sebebi, Tanrı’nın kendisi.

Aronofsky, insanlığın ve doğanın başına gelen en kötü şeyin, Tanrı’nın sürekli kendisini övdürmek istemesine bağlıyor. Tanrı, yaratılarının övülmesinden ve kendisine hürmet gösterilmesinden inanılmaz bir haz alıyor ve biz bu hazzı, Bardem’in sapıkça gülüşlerinden anlıyoruz. Bardem, Tanrı rolünde inanılmaz bir performans sergilemeye devam ediyor.

Ancak, Doğa Ana insanlığın kendisine uyguladığı terbiyesiz tavır karşısında sessiz kalmıyor ve kesinlikle ‘sapkınlaşan’ insanlık karşısında çileden çıkıp onları evinden kovuyor. Bu kovuşa sebep ise, insanlığın kendi sapkınlıklarıyla Nuh Tufanı’nı getirmesi oluyor. Bağlanmayan lavabonun su borularını patlatan misafirler, evin her tarafını su içerisinde bırakıyor ve bu yüzden de çileden çıkan Doğa Ana’nın bağırışları arasında evden kovuluyorlar. Tanrı, yeniden kaybediyor.

Aronofsky, belki de bu tufan üzerine başlı başına bir film çekmiş olsa da, o filmde anlatmak istediği çoğu şeyi yalnızca 5-10 dakikalık bir kaos sekansında çok güzel anlatıyor ve bir önceki filminde hangi konuda başarısız olduysa, mother! ile tüm o konuları telafi ediyor.

Ve ardından yüzleşme geliyor. Tanrı ile Doğa Ana, bu tufanın ardından ilk defa yalnız kaldıklarında yüzleşme de beraberinde geliyor. Doğa, Tanrı’ya insanlara gerek olmadığını, doğanın kendisinin Tanrı’ya güzellikleriyle yetebileceğini söylüyor. Ancak Tanrı, yeniden yaratabilmek için bunun yeterli olmadığını ve kendisine bir ilhamın gerekli olduğunu, yalnız kaldığında evin içerisinde ‘nefes’ alamadığını anlatıyor.

Ardından, Doğa ile Tanrı birleşiyor ve artık doğanın içerisindeki sevginin körelmemesi için sevgi özünden içmesine gerek kalmıyor. Çünkü bu birleşmeden, Doğa Ana’nın içerisinde bir çocuk büyüyor. Bir peygamber. Tanrı’nın en iyi yaratısı.

İlham kaynağı.

Tanrı affeder. Doğa değil.

Tanrı, bu haber üzerine yeniden yazma ilhamını buluyor ve bebeğiyle beraberinde bir kutsal kitabı da insanlığa hediye ediyor. ‘Bir günde tüm kopyalar’ satılıyor ve insanlar bu kitaba kelimenin tam anlamıyla bayılıyorlar. Tanrı ile Doğa Ana’nın huzurlu yaşamı, yeniden insanların Tanrı’ya dönüşüyle yerlebir oluyor. Evleri, yeniden karanlığın içerisinden Tanrı’yı bulmak için doluşan insanlar tarafından talan edilmek üzere ve Tanrı’nın Doğa’ya dönüp söylediği tek şey, bencilce ve sinir bozucu bir insanlık eleştirisi oluyor Aronofsky tarafından kaleme alınan.

Bardem sapık bakışlarıyla anlatıyor, tüm insanlığı özetliyor:

“Herkes yazdıklarımı anlıyor, ancak herkesi farklı etkiliyor. Çok ilginç.”

Bu noktadan sonra, izlediğimiz tek şey, Doğa Ana’nın durduramadığı ve kendisini tam içerisinde bulduğu dehşetli, şiddetli, karanlık, korkunç ve pis bir kaos. Sürreal sahnelerin içerisinde, ne yapacağımızı bilemez bir şekilde doğanın hayatta kalışına şahit oluyoruz. Aronofsky bizi yakın insanlık tarihinin en karanlık noktalarında gezdiriyor. Din savaşlarını görüyoruz, Orta Çağ’ın karanlık dönemlerine tanıklık ediyoruz, savaşların ardında kalan acıları izliyoruz, ırkçılığı tadıyoruz, ölümü, şiddeti, kısacası insanlığın doğaya bıraktığı hediyelerin hepsini. Doğa, insanlığın bu vahşeti karşısında kesinlikle çaresiz kalıyor, bu çaresizliğin ve kaosun tam ortasında, insanlığın son umudunu dünyaya getiriyor ve ekran yeniden aydınlanıyor.

Aronofsky, yeni bir umudun başladığı her sahnede ekranı beyazlatarak bizlere ‘yeniden diriliş’leri sıralıyor. Önce Nuh Tufanı’nın ardından tanıklık ettiğimiz bu aydınlanış, peygamberin doğuşuyla yeniden gün yüzüne çıkıyor ve bizlere son umudu gösteriyor. Tanrı, bu son umudu da umarsızca insanlığa hediye etmek istiyor. İnsanlığı düzeltecek olanın bebeği olduğunu düşünüyor ve bebeğini tüm zalimliklerine bizzat tanıklık ettiği insanların eline bırakmak istiyor. Doğa, bunu kesinlikle reddetse de Tanrı istediğini alıyor. Bardem, bu bekleyiş sahnelerinde oyunculuk anlamında devleşiyor ve kesinlike bir Tanrı’yı izlediğimize emin oluyoruz. Bebeğini, doğanın elinden alıyor ve insanlığın huzuruna sunuyor. İnsanlık, bebeğin gelişiyle birlikte yeniden bir sevinç içerisine girse de, bu çok uzun sürmüyor. Bebeği yiyip bitiriyorlar.

Doğa, katledilen bebeğinin ardından, Tanrı’yı bir katil olmakla suçluyor. İnsanlığı yarattğı için, her şeyini insanlığa verdiği için, doğanın kendisinin Tanrı’ya yetmiyor oluşu için, bebeğinin katline izin verdiği için ve en önemlisi de, bu katliamın ardından bile Tanrı’nın ona insanlığı affetme tavsiyesi verdiği için…

Adem’in çakmağı, Kabil’in, Habil’in kanıyla aydınlattığı dünyanın sonuna araç oluyor. Doğa, kendisiyle birlikte tüm insanlığın sonunu, nefretle ve hayal kırıklığıyla getiriyor. Tanrı’ya olan hayal kırıklığı, ve yitip gitmek üzere olan sevgisiyle…

Ancak Tanrı, doğadan son bir fedakarlık istiyor. Doğanın içinde büyüttüğü sevgi özünü istiyor. Doğa, Tanrı’ya olan sevgisinden dolayı, her şeyini feda ediyor ve sevgisini de Tanrı’ya veriyor.

Tanrı yeniden, doğanın sevgisiyle küllerinden bir dünya yaratıyor. Bir sonraki kıyamete kadar insanlığa ve doğaya zulüm için…

Aronofsky, Tanrı ve doğa ilişkisini, din tarihini ve inançları, bir kadın erkek ilişkisine yedirerek aslında çok katmanlı bir öykü yaratıyor ve yarattığı minimal öykülerini derinlikli sembollerle süslüyor. İnançlara ve insanlığın karanlık yanlarına dair cesur düşüncelerini hiç de çekinmeden, kesinlikle yaratıcı sahneler eşliğinde izleyiciyle tartışıyor. Hikaye anlatımı konusunda kesinlikle kusursuz hazırlanmış senaryosu, her cümlesinden bir mesaj çıkarılabilecek katmanlı diyalog örgüsü ve Bardem’in gösterişli oyunculuğunun Lawrence’ın masum çaresizliğiyle birleştirilmesi sonucu karşımıza kesinlikle yılın en çok tartışılacak filmini çıkıyor.

Yönetmenlik anlamında neredeyse kusursuza yakın bir performans sergiliyor. Lawrence’ın peşinde dolanan hareketli kamera ile karanlık ve dar koridorların arasında gerilimli sahneleri, özenerek yarattığı senaryo ile birleştirerek bizlere görsel ve işitsel bir şölen sunuyor. Kaos sahnelerinde kesinlikle gözü yormayan renk kullanımı ve ses kullanımı ile bu kadar dar alanda bu kadar yetkin kamera kullanımı ile kesinlikle takdiri hak ediyor. Belki de son yılların en cesur, en deneysel ve en tartışmaya açık filmi ile izleyicinin karşısına çıkıyor ve üzerinde saatlerce tartışılabilecek, kişisel ve de tehlikeli bir filmi sinema dünyasına armağan ediyor.

 

 

Puan
  • 10/10
    Yönetmenlik - 10/10
  • 9/10
    Kurgu - 9/10
  • 8/10
    Senaryo - 8/10
  • 8.5/10
    Oyunculuk - 8.5/10
  • 8/10
    Ses ve Müzik - 8/10
  • 9/10
    Sinematografi - 9/10
8.8/10

Özet

+ Harika yönetmenlik.
+ Detaylı senaryo.
+ Derinlikli diyaloglar.
+ Sembollerin hikayeye güzel yedirilmesi.
– Film süresi daha uzun olabilirmiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest