THE LOBSTER – İNCELEME

Son iki yıldır izlediğim en değişik ve etkileyici filmlerden biri kesinlikle The Lobster. Film, daha önce değişik yapıtlarla adından söz ettiren, festivallerin vazgeçilmez yönetmenlerinden olmaya doğru ilerleyen Yorgos Lantimos imzası taşıyor. Konusuyla, kurgusuyla, müzikleriyle ilk izlediğimden beri o kadar ilgimi çekti ki hiç unutamadım ve keşke bu filmi ben çekmiş olsaydım diye düşündüm.

Filmin fragmanı da harika, fonda The Barber of Seville isimli eser çalıyor. Fragmanda film genel olarak komedi filmi olarak görünüyor ama daha çok dram-kara mizah türünde. Konusuna bakacak olursak çok da uzak olmayan bir gelecekteki distopyada herkes çift halinde yaşamaya mahkumdur. Tek olan insanlar ise ya ormanda kaçak olarak yaşamakta ya da 45 gün süreyle kalacakları bir otelde bu sürenin sonuna kadar eş bulamazlarsa kendi seçtikleri bir hayvana dönüştürülmektedirler.

Asıl kahramanımız David (Colin Farell) ise karısı tarafından terk edildiği için otele gelmek zorunda kalır. Yanında bir de köpek getirmiştir ve ilerleyen anlarda bu köpeğin David’in abisi olduğunu öğreniriz. İlk günden itibaren otelde çok değişik kurallar olduğunu görürüz. Yeni gelenlere uygulanan prosedürler daha farklıdır. David otele geldiği andan itibaren değişik insanlar görür ve ilerleyen dakikalarda hepsiyle tek tek tanışmaya başlarız.

Film bana göre iki bölümden oluşmakta. Az önce anlattığım ilk bölümdü. İkinci bölümde ise David’in, eşleştiği kadını çeşitli olaylar sonucu hayvana dönüştürmesi, ardından kaçması ve ormandaki yalnızlara katılması, burada tanıştığı bir kadına aşık olması anlatılıyor. Otelde yalnızlara karşı uygulanan çok katı kurallar var. Öyle ki ormanda yaşayan yalnızları avladıkları bir uygulama başlatılmış ve kaç yalnızı öldürürseniz otelde kalma sürenize o kadar gün ekleniyor. Bu da bazı insanları vahşileştiriyor ve ne hale gelinebileceğini, yaşamak için öldürmeye başlanabildiğini acı şekilde anlatıyor.

İlk yarıdaki olayları inceleyecek olursak; eşleşen herkesin ortak bir özelliğinin olması ve eşleşecek olanların özellikle birbirlerinde ortak özellik aramaları ilginç bir konu. Farklı görüş ve düşüncelere sahip iki kişi bir araya gelmemeli şeklinde bir durum var ortada ve bu da insanları yalana sevk ediyor. David, sürekli burnu kanayan bir kadınla eşleşmek isteyen arkadaşının kendi burnunu zorla kanattığını ve kadına yalan söylediğini görüyor. David’in bu olaya bakış açısını ise ilerleyen zamanlarda söylediği yalanlardan anlıyoruz. Fakat işler ters gitmeye başlıyor ve bir süre sonra David’in onun yalanını fark eden eşini hizmetçinin yardımıyla bayıltıp hayvana dönüştürmesine kadar gidiyor (hangi hayvana dönüştürdüğünü söylemiyor bize film).

Suç işleyen David otelden kaçıyor ve burada ikinci kısım başlıyor. İkinci kısımda David yalnızların arasında bir kadınla tanışıyor (Rachel Weisz) ve birbirlerine aşık oluyorlar. İkisinin de gözlerinin miyop olduğunu öğrenmemizle ortak özelliklerin hala önemli olduğunu anlıyoruz. Yalnızlar grubu da tıpkı çiftler grubu gibi oldukça katı kurallara sahip. David’in kadınla aşk yaşadığını anlayan yalnızlar grubu lideri (Lea Seydoux) davasına o kadar bağlı ki, bedelini yeni aşıklara acı şekilde ödetiyor.

Filme teknik açıdan bakarsak çekimler harika. Ormandaki av sahnesinde yapılan yavaş çekimler, zaman zaman tek kamerayla yapılan ve kara mizaha gerilim unsuru da katan sahneler çok başarılı. Çok fazla görsel efekt kullanılmamış sadece yavaş çekimler var.

Müzikleri inanılmaz başarılı. Sahnelere müzikler öyle iyi yedirilmiş ki, müziksiz düşünemzsiniz bu filmi. Genelde enstrümantal-klasik müzikler kullanılmış. Bu da bana Stanley Kubrick ve onun inanılmaz kaliteli müzik zevkini hatırlattı. Sadece soundtrack albümü bile baştan sona dinlenebilir.

Otelde ve ormanda inanılmaz değişik insanlarla karşılaşıyoruz. Eş bulamayan insanlar genelde kedi, köpek, at gibi hayvana dönüşmeyi seçmiş. Bana kalırsa hep etraflarında gördükleri hayvanlar bunlar olduğu için ve de bu hayvanlar insanlarla ve hayatla iç içe olabilmeye devam ettiği için bunları seçiyorlar. Bu nedenle David’in lobster-ıstakoz seçmek istemesi herkesi şaşırtıyor. Bunun nedenini de ıstakozların çok uzun yıllar yaşaması olarak gösteriyor.

Bir diğer detay, eş bulma otelinde kalırken avcı olan David’in, yalnızlara katıldıktan sonra av haline gelmesi. Ünlü bir deyiş vardır: ‘Hunt or be Hunted’

Film baştan sona kadar kadın bir anlatıcı eşliğinde ilerliyor. Bu anlatıcının da sonradan David’in aşık olacağı kadın olduğunu görüyoruz. Bir anlatıcı olması da bana Lars von Trier’in Dogville-Manderlay filmlerini hatırlattı. Tabi film tarzı olarak fazla benzerlikleri yok.

Oyunculuklar güzeldi sadece Colin Farrell’in zaman zaman büründüğü aşırı saf haller bana yapmacık geldi ama belki yönetmenin amaçladığı da budur. Rachel Weisz harika bir oyunculuk sergilemiş zaten aksanı sesi de mükemmel ve anlatıcı olarak da çok başarılı. Lea Seydoux yalnız lidere hayat vermiş sert, kuralcı ve acımasız lider rolünü çok iyi oynamış. O kadar iyi ki sonunda başına gelen şeye sevinmeden edemiyorsunuz.

Filmin sonu da bizi düşündürüyor. Sevdiği kadın kör edilen David, yalnızlar liderine tuzak kuruyor ve sonra kadınla beraber ormandan şehre kaçıyorlar. Film bir kafede kendisini bekleyen David’in ortak özellik oluşturmak uğruna kendi gözüne bıçak saplamayı düşündüğü bir sahneyle bitiyor.

Filmin olumsuz yanı ise iki bölüm arasında çok fazla uzun zaman geçmiş gibi bir his oluşturması. David’in yalnızlara katılmasından itibaren olan kısım bana sanki bir dizinin iki farklı bölümünü izlemişim imajı verdi. Yönetmen fikirlerinin hepsini anlatmak istediği için hikayenin başından ve hayvana dönüştürülme distopyasından kopmaya başlıyoruz.

The Lobster, size yaşattığı inanılmaz dakikalar ve durup kendinizi sorgulamanıza sebep olan birçok duyguyla kesinlikle izlenmesi gereken harika filmlerden biri.

 

 

THE LOBSTER – İNCELEME” için 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest