SONG TO SONG – İNCELEME

İncelemesi zor bir film. Malick, yine her zaman olduğu gibi kişiselliğin sınırlarını zorluyor ve bu sefer belki de Tree of Life’tan bu yana yaptığı en kişisel filmi bizlere sunuyor. İlk ismi Weightless (Ağırlıksız) olan film, bir anda isim değiştiriyor ve Song to Song’a evriliyor. Malick, belki de bu ani isim değişikliği ile filme olan bakış açımızı yeniden şekillendirmek istiyor. Yine de, filmin ilk isminin filme daha uygun olduğunu düşünerek incelemeye başlıyorum.

Bir rüya içindeymişiz gibi başlıyoruz filmi izlemeye. Amatör kameranın bu kadar cesur, aynı zamanda da bu kadar ustaca kullanımı sanki bir rüyaya gerçek anlamda tanıklık ediyormuşuz hissi uyandırıyor. Dakikalar ilerledikçe, izlediğimiz ardı arkası kesilmeyen hızlı ve baş döndürücü sekansların aslında birer rüya sekansı olmadığını, yalnızca gerçekliğin sürreal biçimde anlatılmaya çalışılması olduğunu anlıyoruz. Müzik kariyerini zirveye tırmandırmak isteyen BV (Ryan Gosling – filmde adını hiç duymuyoruz, IMDB’yi kaynak alarak), şeytanla tanışıyor. Cook (Micheal Fassbender) doyumsuz bir materyalist olarak karşımıza çıkıyor filmde. Bu varlıklı prodüktör, Ryan Gosling’in iliğini kemiğini kurutabileceğinin farkına varıyor ve onun müzik kariyerinden sonuna kadar faydalanmak istiyor.

BV, Cook’un evinde tanıştığı Faye (Rooney Mara) ile masalsı bir aşk yaşamaya başlıyor. BV ile Faye’nin birlikteliğini anlatan ardı arkası kesilmeyen duygusal sekanslar etkileyici olmayı başarıyor. Malick’in amatör kamerası ile onların ‘ağırlıksız’ masalsı yolculuklarına tanıklık ediyoruz ve bu sahnelerin tadını çıkarıyoruz. Zamandan ve mekandan soyutsuz, yalnızca iki insanın birlikteliğini, düşlerini izlediğimiz sahneler oldukça keyifli.

Karakterlerin monologlarıyla onların derinleştiğini gördükçe, filmin asıl probleminin varoluş olduğunu fark ediyoruz. Her karakterin bir anlamda kendini bulma çabası, en çok Faye karakterinde tecelli ediyor. Faye’nin oldukça gösterişli monologları seyirciyi baymayan türden olsa da, derinliğinin olduğunu söylemek çok doğru olmaz. Yalnızca beylik laflarla, daha önce zaten binlercesini duyduğumuz varoluşsal problemlerin (‘Hayatta olduğumu hissetmek istiyorum’, ‘Tecrübe etmek istiyorum’, ‘Özgür olmak istiyorum’, gibi…) sığlığı, karakterlere karizma katmak yerine onlara iticilik katmaktan öteye gitmiyor. Faye karakter, BV ile ilişkisini sürdürürken bir yandan da takıntılı olduğu Cook ile yasak aşk yaşamaya devam ediyor ve BV karakterinden bulamadığı maddiyat eksikliğini, Cook karakterinin doyumsuzluğu ile dolduruyor. Cook, bir anlamda her şeyi olan adamın, herkesi elde etme çabasının açıkça bir tasviri ve bu da film boyunca o kadar çok gözümüze sokuluyor ki, bir süre sonra bu karakteri görmeye de tahammül edemez hale geliyoruz. Uyuşturucu alemleri, sıradışı müzik konserleri, zenginlerin anlam veremediğimiz absürtlükleri, adını koyamadığımız ve bir türlü yakıştıramadığımız gurur… Hepsi Cook karakterinde bir araya gelmiş durumda. Züppe tanımına uydurmak için Malick çok zorluyor Cook’u.

Öyle ki, sırf Cook karakterinin Tanrı kompleksini daha da derinleştirmek adına, filme hiç de gereği olmayan yeni bir karakter katılıyor ve film oldukça klişeleşiyor. Fakir bir Texaslı garson olan Rhonda (Natalie Portman) tesadüf eseri Cook ile tanışıyor ve elde edemediği her şeyin sahibinin Cook olduğunu görünce ona aşık olduğunu düşünüyor. Rhonda’nın zenginliğe dair duyduğu istek yalnızca sahnelerle anlatılmış olsaydı belki bu kadar ağır eleştirmeyecektim ancak film boyunca sürekli her karakterin yaptığı gibi o da sığ monologlara katılıyor ve bizlere bunu apaçık söylüyor: Her şeyi elde etmek istiyorum. Burada Malick’e sormak istiyorum, madem bunu karakterine söyletecektin, ne diye bize dakikalar boyunca durmak bilmeyen sahnelerle anlatmaya çalıştın?

Karakterlerin alışılagelmiş klişe tavırları, filmin ortasına kadar rahatsız etmese de, özellikle Faye’nin bitmek bilmeyen ergen kız tripleri bir süre sonra sinirlerimizle oynamaya başlıyor. BV’nin de sinirleriyle oynamış olacak ki, Faye’nin garip tavırlarından şüphelenmeye başlıyor ve Cook ile olan gizli ilişkisi açığa çıktıktan sonra ondan ayrılıyor. Belki de film boyunca, görmekten usanmadığımız tek karakter BV. Doğallığı, Ryan Gosling’in karaktere kattığı ruh ve de samimiyet ile BV filmde izlemeye değer iki karakterden birisi haline geliyor. Öteki ise, varlığı oldukça gereksiz olan Rhonda karakteri. Natalie Portman’ın oyunculuğu o kadar üst düzey ki, her ne kadar oynadığı karakter sığlığın sınırlarında dolaşıyor olsun, onu izlemeye doyamıyoruz. Güzelliği, ihtişamı ve kuvvetli oyunculuğu ile bu anlatmak istediği şeyin suyunu çıkaran filme renk katıyor.

Gereksiz karakterler kervanına, her klişe aşk filminde olduğu gibi ayrılık sonrası boşluğa düşen BV’yi yeniden hayata bağlayan kadın olarak filme dahil olan Amanda (Cate Blanchett) da katılıyor. Yani, bu boşluğu, Hollywood’un sıkça yaptığı gibi yeni bir kadınla kapatmak yerine, bizlere ustaca yaratabildiğin sürreal sahnelerle izletsen fena mı olurdu Malick? Zaten, filmin sonunda yine klişelerden ölmüş aşk filmlerinde olduğu gibi eski aşıkların kavuşmasını izleterek bir anlamda Amanda karakterini, öylesine bir karakter olarak soktum, diye Malick kendisi de anlatıyor. Filme neden girip, neden çıktığı belli olmayan bir karakter Amanda.

Zaman zaman, izlettiği sahnelerle görüntü anlamında bizlere şölen yaşatan, amatör kameranın bu kadar orijinal ve de ustaca kullanımıyla bizleri kendisine hayran bırakan, söyleyeceği çok şeyi olduğunu usanmadan gösterebilen ve oldukça seviyeli birisi olduğunu belli eden yönetmen Terrence Malick, suyunu çıkardığı ihanet, aşk üçgenleriyle izleyicisini bir kez daha hayal kırıklığına uğratıyor. Bu iyi bir film, diyecekken bizleri böyle düşündüğümüz için pişman etmese, Song to Song gerçekten iyi bir film, kuvvetli bir film olabilecek potansiyelde oyunculara ve de sinematografiye sahip. Yalnızca ardı arkası kesilmeyen, masalsı, ağırlıksız, zamandan ve mekandan soyutlandığımız aşk sahnelerini izliyor olsaydık belki de bu film Tree of Life gibi anlatmak istediğini çok güzel anlatan, sessiz sedasız bir film olacakmış. Ama Malick bunu yapmak yerine, bu görkemli sahnelere anlamsız monologlar ekliyor ve sahnenin anlatmak istediğini, gerizekalı olarak var saydığı seyircisine altyazı olarak geçiyor. İmge olarak oldukça derin, manalı sahneler karakterlerimizin çenesi kapanmadığı için bomboş hale geliyor. Sahnenin anlamını okuduktan, duyduktan sonra sahneyi izlememiz için geriye hiçbir sebep kalmıyor zaten.

Yine olmamış Malick. İyi bir yönetmen, kesinlikle iyi kurtarılmış sahneler izliyoruz ama yaptığı filmlerde sürekli iyi bir yönetmen olduğunu göstermeye çalışmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Gösterişli ve de bir derdi olan film yaratacağım derken, yarattığı derdi bizzat kendisi basitleştiriyor.

Puan
  • 7/10
    Yönetmenlik - 7/10
  • 6.5/10
    Kurgu - 6.5/10
  • 8/10
    Sinematografi - 8/10
  • 8/10
    Oyunculuk - 8/10
  • 3/10
    Diyaloglar - Monologlar - 3/10
  • 4/10
    Senaryo - 4/10
6.1/10

Özet

+ Çok güzel sahneler izliyoruz zaman zaman.
+ BV karakteri, Ryan Gosling kalitesi.
+ İyi oyunculuklar.

– Aşırı gereksiz monologlar.
– Bazı karakterlerin aşırı gereksiz olması.
– Sakız gibi uzayan sorunlar.
– İzleyiciyi aptal yerine koyması.
– Klişe senaryo.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest