LA LA LAND – İNCELEME

Hollywood’un birkaç senede bir çıkarıp -anlam veremediğim bir biçimde- inanılmaz derecede övdüğü birkaç film türü vardır. Bu kategoriye son birkaç yıldır Les Miserables ile başlayan müzikal filmler de girdi. Müzikal ya da müzikal film sevmediğimden değil. Sadece, zamanında çok başarılı müzikal filmler yapıldıysa, daha başarılıları da yapılabilir diye düşünüyorum.

‘La La Land- Aşıklar Şehri’, daha önce adını ‘Whiplash’ ile duyduğum yönetmen Damien Chazelle’ nin ilk müzikal denemesi ve benim de kendisine ait izlediğim ilk fim. Genç, hevesli ve bazı konularda yetenekli bir yönetmen olsa da bazı eksiklikleri olduğunu düşünüyorum, bunlara da değineceğim.

La La Land, duyduğum ilk andan itibaren kendi içimde çok fazla ümit beslediğim, gözümde çok büyüttüğüm bir film oldu. En sevdiğim filmlerden biri olacağını bile düşündüm. Bunu düşünmemdeki en büyük sebep izlediğim fragmanı oldu. Fragmanların filmlere etkisinin büyük olduğunu düşünürüm hep ve de spoiler okumayı çok seven biriyimdir.

Gelelim filme. Film, bize en başından izleyeceği yolu sahne girişinde mevsim ismi yazarak gösteriyor. Yani hikayemizin bir yazı olacağı gibi, bir kışı da olacak diyor yönetmen. Müzikal bir sahne başlıyor. Müzik, şarkı, oyuncular başarılı. 12 yaş kitleye hitap edecek bir dans sahnesi değil. Dansçıların kostümlerinden, trafikteki figüranların arabalarına kadar her yerde deniz havası, sıcaklığı hissediliyor.

Kahramanlarımız filmin başında tesadüfen birbirlerinin yanından geçiyor ve biz ilk olarak Ryan Gosling’in canlandırdığı Sebastian karakteriyle tanışıyoruz. Sebastian Jazz müziğe gerçekten aşık olan, onu tüm dünyaya tanıtmak isteyen bir karakter. En büyük hayali bu ve bir de kendi mekanını açmak. Bu hayalini gerçekleştirmek için çalıştığı bir işte de esas kız olan Mia ile tanışıyor. Mia’yı sizin de bildiğiniz gibi Emma Stone canlandırıyor. Mia’nın da tıpkı Sebastian’ınki gibi gerçekleştirmek istediği bir hayali var: oyuncu olmak.

 

Filmin yönetmenliğine bakarsak, beni inanılmaz şaşırtan, hayran olacağım bir yönetmenlik değildi(Aklıma bir başka Oscar’lı müzikal olan Chicago geldi, o filmin yönetmenliği -2002, Rob Marshall- kesinlikle La La Land’den daha kaliteliydi). Yönetmenin uyguladığı ‘mevsimler’ temasını da gereksiz ve yetersiz buldum. O temaya odaklanıp odaklanmayacağımı kestiremedim bir türlü. Sanırım bu filmi hiç tanımadığımız bir Hollywood yönetmeni daha bile ihtişamlı çekebilirdi. Bu haliyle de kötü değil fakat abartıp Oscar vermeye gerek yok.

Film ilk yarısında oyuncular beklentilerimi karşıladı. Sebastian harika bir karakterdi ve onu Mia’dan çok daha başarılı buldum. Çift uyumları güzeldi. İkili yanılmıyorsam daha önce de beraber birkaç filmde daha rol aldı. Emma Stone’nin fim içinde de rol seçmelerinde olduğu bir kısım vardı. Rol içinde rol zordur, ama bence Stone gayet iyi başarmış. Filmin geri kalanında ise bence rutin bir biçimde her an ağlamaya hazır ürkek bir rol yaptı. (Yine kötü değildi ama örneğin Natalie Portman Black Swan ile çıtayı çok yükseltip Oscar aldıktan sonra Stone’nin aldığı Oscar kesinlikle haksızlık olmuş.) Emma Stone’yi bu kadar abartılan başka hiçbir filmde izlemedim Easy A, Amazing Spider-Man gibi filmleriyle aklımda kalmış. Ryan Gosling’e gelirsek; kesinlikle son zamanların en yetenekli oyuncularından biri. Only God Forgives ve La La Land gibi hiç alakası olmayan filmlerde role kolayca uyum sağlayabiliyor. İlk yarıda inanılmaz güzel bir aşıkken ikinci yarıda biraz daha ergen kesime hitap eden vıcık vıcık romantik bir hale getirilmiş, üzdü. Filmde ana karakter olmasalar da John Legend, J. K. Simmons gibi isimler vardı. Simmons yine başarılıydı ve Legend’ın karakteri de filmin bence en unutulmaz repliğine imza atmış.

Kostümler ve dekorasyon mükemmeldi. İlk yarıda gösterilen eski Hollywood stüdyoları, detaylar gerçekten harikaydı.

Karakterlerin kıyafetleri de tarzlarına uygun yapılmış. Sebastian’ın hiç çıkarmadığı klasik ayakkabıları bana hep modernliğe geçmek istese de klasikten kopamayan adam imajı verdi.

 

Açıkçası en beğendiğim kısım müzikler. Genel olarak çok başarılıydı. Danslar da başarılıydı, emek verilmiş hazırlanılmış. Piyano teması ve City of Stars uzun süre dile dolanacak türden, gerçekten başarılı ve orijinal.

Hikaye hızlı geçilen, sonuna doğru tahmin edilen bir haldeydi. Mevsim temasını görünce kış kısmında mutsuz sonu bekledim az çok. Öyle de oldu ama keşke o alternatif son gerçek olsaydı. Çünkü eğer bu kadar renkli bir film yapıyorsanız klişe yapmamak için çabalayıp klişeleştirmenize gerek yok. Mutlu son klişe olur diye düşünülmüş ama asıl mutsuz son çok klişe oldu. Filmin bir bölümünde Sebastian yeni grubuyla konser veriyor. Başta istemiyor ama grup arkadaşlarından birinin efsane ‘how are you gonna be a revolutionary if you’re such a traditionalist?’ repliğiyle gruba katılıyor. Konserde Sebastian’ın çok sevdiği Jazz müziğin 15 yaş seviyesine indiğini görüyor Mia, o anda da Sebastian’a verdiği ‘yenilenme’ fikrinin ne kadar yanlış olduğunu anlıyor. Mia’nın ergen kalabalık tarafından arkalara itilmesiyle biz de Sebastian açısından başka bir devrin başladığını hissediyoruz. Harika bir sahneydi.

Sonu kötü filmler listesine eklediğim La La Land aynı zamanda son derece normal olmasına rağmen abartılıp göklere çıkan filmler listeme de giriyor. İzleyin tabi ki ama cok büyük umutlar da beslemeyin derim.

 

 

Puan
  • 6/10
    Yönetmenlik - 6/10
  • 6/10
    Senaryo - 6/10
  • 7/10
    Oyunculuk - 7/10
  • 8/10
    Müzik, Koreografi - 8/10
  • 8/10
    Dekor, Kostüm - 8/10
  • 7/10
    Kurgu - 7/10
  • 7/10
    Sinematografi - 7/10
7/10

Özet

+ Orijinal müzikler
+ Dekor
+ Diyaloglar
+ İlk yarıdaki oyunculuklar
– Abartılan kalitede olmayan yönetmenlik
– Abartılan kalitede olmayan bir müzikal film
– İkinci yarıdaki oyunculuklar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest