DUNKIRK – İNCELEME

Kaos, gerilim ve boşluk.

2000’li yıllara damgasını vuran yönetmen Christopher Nolan, alışılagelmiş tarzının oldukça dışında, sıradışı ve cesur bir filmle yeniden izleyiciye kendisini sunuyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazilerin tam ortasında kalmış yüz binlerce askerin tahliyesini anlatan Dunkirk filmi, ayrıca Christopher Nolan’ın ilk savaş filmi olma özelliğini de taşıyor.

Dunkirk filminin yapımına başlandığı ilk duyurulduğunda, yönetmen koltuğunda Nolan’ı görünce ilk yorumum; Nolan’ın Stanley Kubrick’in izinden gitmeye çalıştığı olmuştu. Bildiğimiz gibi, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olan Kubrick, kariyerinde hemen hemen her tarzda film çeken nadir yönetmenlerden biri. (Korku, gerilim, savaş, komedi, dram, bilim-kurgu, tarihi…) Nolan da, kendisinden beklenenin dışına çıkarak bu sefer ‘akıl dolu’, şaşırtmalarla dolu bir film yapmak yerine, bir savaş filmi yapmayı tercih ediyor ve hatta, bu filmi yıllardır planladığını da itiraf ediyor… Peki bu kadar iddialı bir şekilde pazarladığı filmi, ne kadar başarılı, tartışılır…

Film, sessiz bir açılışla bizleri karşılarken izleyiciyi birden savaş sokaklarının içerisinde yapayalnız bırakıyor. Bomboş sokaklarda gezinen başıboş ‘ana karakter’imizi tanımaya çalışırken birden kulakları sağır edici bir ateşin içinde kalıyoruz. Nolan, silah seslerini o kadar gerçekçi yansıtmış ki, daha ilk dakikadan koltuğumuzdan zıplıyoruz ve bu kadar gürültü içerisinde filmi nasıl izleyeceğimizi sorgulamaya başlıyoruz. Dakikalar geçtikçe, aslında Nolan’ın tam da istediği şeyin bu olduğunu anlıyoruz: Savaşın içerisinde çaresiz bir şekilde kıvranışımızı fark ediyoruz ve lanet ediyoruz. ‘Savaşa lanet olsun.’ Filmin en doğru kısmı da bu ilk 10 dakikada yaşattığı tekinsizlik ve gerilim zaten.

Film ilerledikçe manasız bir gösterişin içerisinde boğulmaya başlıyor. Şimdiye kadar oldukça başarılı bulduğum Hans Zimmer, bu sefer Nolan’ın kaosunun kurbanı oluyor. Zaten kulakları sağır edici mermi, top ve uçak seslerinin arasında neler olduğunu anlamaya çalışırken bir de arkadan gelen ve gerçek anlamda durmak bilmeyen gerilim müzikleri bir süre sonra insanı çileden çıkartacak seviyeye getirebiliyor. Hele ki, film boyunca gerilim yaratacağı varsayılan ve sürekli arka planda tekrar eden tik-tak sesleri bir süre sonra sinir bozmaktan başka hiçbir işe yaramıyor.

Bu manasız ilerleyiş aslında ilk yarıda oldukça iyi kurtarılıyor çünkü biliyoruz ki filmin bitmesine henüz çok var, bir hikaye göreceğiz ya da bir karakterin trajedisine tanık olacağız. Bu yüzden ilk başta yaşadığımız kaos ve savaşın içindeki yalnızlığımız bir nebze anlamlandırılabiliyor. Ancak dakikalar su gibi akıp gittikçe anlıyoruz ki, aslında göreceğimiz hiçbir hikaye yok, yeni bir şey yok, hatta ve hatta izleyebileceğimiz bir karakter bile yok. Film, o kadar gösterişli yapılmaya çalışılmış ki işin hikaye anlatım yönü oldukça eksik kalmış.

Karakterlerin inanılmaz yüzeysel ve klişe olması aslında bir nebze anlamlandırılabilirdi. Titanik filmindeki en büyük eleştirim zaten koskoca bir facianın, vıcık vıcık bir aşk hikayesinde eritilmeye çalışılması ve Titanik’in bir facia filmi olması gerekirken, kavuşamayan aşıklar filmi olmasıydı. Nolan da böyle düşünmüş olacak ki, Cameron’ın yaptığının tam tersini yapmaya çalışıyor ve bizleri adını bile bilmediğimiz karakterlerin kıvranışlarını izlemeye çağırıyor. Yine klasik bir Nolan klişesi içerisinde, zamanın çizgisel anlatılmıyor oluşu, aynı anda 3 farklı hikayemsi şeyin bu çizgisellik dışı zaman örgüsü içerisinde anlatılıyor olması zaten darmadağın olan filmi daha da parçalıyor. Bu neydi, kim kimdi, e şimdi ne olacak derken film basitliğin içerisinde kayboluyor. Hikayemsi 3 örgü o kadar klişeleşiyor ki, yıllarca izlediğimiz filmlerin bir kolajını izliyor gibi hissediyoruz. Kahramanlıklar, sürekli bir şekilde hayatta kalmalar, sürekli pompalanan İngiliz propagandası bizi filmin hikayesinden kopartıp atıyor.

İşin sanatsal boyutuna bakacak olursak, Dunkirk için Nolan’ın en olgun filmi diyebiliriz. Üzerinde saatlerce, hatta haftalarca düşünüldüğü apaçık belli olan sekanslar, hastalık derecesinde güzel ayarlanmış açılar ve de ışıklar eşliğinde aslında görsel bir şölenle baş başa kalıyoruz. Bizi 107 dakikalık kaosun içerisinde tutan tek şey de bu zaten. Görüntüler o kadar ihtişamlı, o kadar görkemli ki filme dair ister istemez bir hayranlık duyuyor izleyici. Havada çekilen sahneler ve denizde çekilen sahneler özellikle savaş sinemasında çığır açacak düzeyde hastalıklı bir güzellikte. Nolan, Oscar’da en iyi yönetmen ödülü için fena çabalamış. Başarılı da olmuş. Dunkirk için en pozitif şey, filmin yönetmenliği olmuş. Tabii burada payların en büyüğü de Nolan’ın yıllardır birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema’ya gelmeli. Dunkirk yıllarca hatırlanacak bir görsel şölen.

Oyuncuları yorumlamak isterdim ancak oyunculuk namına o kadar beklentisiz bir film ki, Tom Hardy sadece filmde Tom Hardy olsun diye var. Keza Cillian Murphy de öyle. Onların yerine adı sanı duyulmamış Hollywood aktörleri oynasa da yadırgamıyor olurduk. Yalnızda bir PR çalışması için aktör seçildiği belli oluyor.

Özetle, Dunkirk çok şey olmaya çalışırken sadece belli başlı şeylerde iyi olabilen bir film. İnanılmaz görüntüler eşliğinde, tatmin edici bir uzunlukta (daha uzunu düşünülemezdi, Nolan’ın en kısa filmi olması isabet olmuş) bomboş bir savaş filmi izliyoruz. Gürültülü, kaotik ve de anlamsız bir boşlukta yüzüyoruz. Bir asker gibi hissetmemizi isterken aslında bir izleyici olduğumuzu unutuyor Nolan. Oldukça deneysel, cesur, takdiri hak eden fakat başarısız bir filme tanıklık ediyoruz.

Puan
  • 7.5/10
    Yönetmenlik - 7.5/10
  • 5/10
    Kurgu - 5/10
  • 5/10
    Oyunculuk - 5/10
  • 6/10
    Ses ve Müzik - 6/10
  • 10/10
    Sahne Tasarımı - 10/10
  • 6/10
    Senaryo - 6/10
6.6/10

Özet

+ Destansı atmosfer, sahneler.
+ Çok gerçekçi, hatta gerçek sesler.
+ Yaratılan gerilim.
+ Tatmin edici uzunluk.

– Kötü kurgu.
– Karakter eksikliği.
– Senaryo boşluğu.
– Fazla gösterişli.
– Kalabalık yaratan müzikler.

DUNKIRK – İNCELEME” için 2 yorum

  • Ağustos 8, 2017 tarihinde, saat 12:31 am
    Permalink

    az önce çıktım filmden.sanki içime girip sen izlemişsin gibi.kelime kelime imza atıyorum.efsane analiz

    Yanıtla
    • Ağustos 8, 2017 tarihinde, saat 12:36 am
      Permalink

      Değerli yorum için teşekkürler!

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest